Ağacım çırılçıplak kalsın

Hayat apartmanı bence on dört katlı olmalı. Yedi kat yerin altında yedi kat yerin üstünde. Tıpkı cennet ve cehennem gibi. Vadedilen dairem yerin altında olmalı benim. Dairemde elma olmazsa şaşırmam. Soyunu tüketmediler mi? Tükensin. Ağacım çırılçıplak kalsın. Kurduğum cümlelerin beraberinde getirdiği sorular mahallenin köşesinde toplanmaya başladı. Öyle mevzudan kaçacak adam değildim ama kafam böylesine karışıkken tarafımı saşırabilirdim. Attım kendimi bizim bakkala.Naber İsmail Abi? İyidir be oğlum,nasıl olsun iş güç işte. Abi gözlerin kan çanağına dönmüş,yine gece kapatmadın mı dükkanı? Yok kapatmadım. Zaten işler sıkıntılı bu aralar. Şu son olan olaylar bizim işleri de etkiledi. Millet evden çıkmıyor ki bakkaldan alışveriş yapsın. Gidiyor büyük bir marketten bir aylık malzeme alıyor,çıkıyor. Sonra evden işe işten eve.Bende burda muhabbet edecek adam arıyorum. İsmail Abi haklıydı. Haklıydı haklı olmasına ama… Sus oğlum,sus aslanım. Kafamız rahat bir akşam geçirelim dedik, bok ettik. Hem daha diğer çocuklar dağılmadan bide bunları ekleme kalabalığına. İsmail Abi’ye selam edip uzadım. Ceketin yakasını kaldırdım,iyice sindim içine. Kimseye çaktırmadan karşı kaldırıma geçtim. Hedef şaşırtıyordum. Yürüdükçe ayaklarımın altında ezilen karın çıkardığı ses, yaprakların hışırtısıyla valse kalkıyordu. Ulan bunlar nereden öğrendi valsi. Bizim memleketin karı, soğuğu, ağacı, yaprağı olsa halay çeker, zeybek oynar. Demek bunlar bizim buranın çocuğu değil. Hop hop! Bana bak uzun! Sen kime buralı değil diyon? Ben kırk senedir bu mahalledeyim.  Yengenin yanında adam dövdürtme bana şimdi. Ay yapma Hayrettin. Boşver şunu,sarhoşun teki işte. Hayrettin mi? Demek buralıymış. Hadi sen yapraklarını hışırdat. Hah işte tam öyle… Biraz daha… Sertçe… Evet… Ah Hayrettin öyle çok özlüyorum ki seni! İlişkilerindeki duygusal cinsellikleri hoşuma gitmişti oysa ki …

Ezilen kar, şehre sadece üç beş gün geliyor, sonra tekerlekli, ağır bavulunu alıp gidiyormuş. Giderken yaprakların hışırtısına veda bile etmiyormuş. Sabah ilk gün ışığıyla kimseye ses etmeden kayboluyormuş. Yine birilerinden kurtulmak için atmıştım kendimi dükkana. İsmail Abi anlatmıştı. Bakkalda iş olmayınca kapının önüne iskemle atıyorum. Bir gece oturuyorum yine hava sıcak,in cin top oynuyor. İsmail Abi sen niye bira satmıyon? O ne lan.Kim var orda .Abi korkma benim Hayrettin. Hayrettin kim oğlum. Gece gece korkutma beni. Tövbe tövbe. Çık nerdeysen. Abi burdayım işte görmüyor musun? Hani nerde? Bak el sallıyorum şimdi. Önce bir sessizlik olmuş. Ardından yapraklar hışırdayınca İsmail Abi çakozlamış mevzuyu. Konuyu uzattıkça uzattı, anlattı da anlattı. Önce ne olduğunu anlamadım. Ulan ağaç konuşur mu? Ada bak Hayrettin. 30 yıllık esnafım bu mahallede böyle şey görmedim. Abi çişim geldi eve yetişmem lazım diyip zıplamıştım.

Cinsel dünyalarına şahit olmamı saymazsak hazin bir hikayenin ortasına düşmüştüm. Bu hikayede kahraman olmak zordu. Kendi hikayemin kahramanı bile olamamışken. Bu hikayede rol almak istemiyordum. Ezilen karın şimdi dünyanın hangi yarım küresinde olduğu endişelendirmiyordu beni. Sonuçta, giden olunca acıyı arka cebine koyardın. Oturup kalktıkça,götüne battıkça hatırlardın en fazla. Ama Hayrettin Abi delikanlı birine benziyordu. Bunu kendine daha ne kadar yedirebilirdi ikimizde bilemezdik.

Arkama baktım kimsecikler yoktu. Ama orda olduklarını biliyordum. Kesin bir yere sinmiş beni bekliyorlardı. Ayağım kaysa üstüme çullanacaklar ve eşek sudan gelinceye kadar hoşafımı çıkaracaklardı. Eşek sudan gelince eşek dahil bütün mahalleye hoşafım dağılacak ama ilk kaşıktan sonra çöpe dökülecektim.

Evin kapısına geldim. İçimde hala izleniyor olmanın tedirginliği bir şeyler anlatıp duruyordu. Ya Abi tamam iyi diyorsun da, ya senden önce eve gelip içeri girmişlerse. Kapıyı açar açmaz üstüne atlayıp hoşafını çıkarırlarsa. Ulan sen nerden biliyorsun hoşafı? Severim abi ben… Neyse bırak şimdi hoşafı. Arkana bak. Bu hergeleyi dinlemekten kendimi alamıyordum. Arkamı döndüm. Asansör hareket etti. Birileri çağırmış olmalıydı. Anahtarı deliğine sokarken aklıma yine Hayrettin Abi geldi. Adama yengenin yanında yanlış yaptık. Ama nerden bileyim ben. Yıllardır ordan geçerim iki çift laf etmedi. Neyse yarın geçerken bir selam ederim. Düzeltiriz arayı…

İşe gitmek için evden çıktım. Kapıyı iki kere kilitledim. Asansörü çağırdım. Dairem eksi üçüncü kattaydı. Asansörün park politikası son gittiği yerde kalmasıydı. Ne? Politika mı? Abi ortalık karışık, ne diyorsun öyle. Sen sinema gişesinde memur bir adamsın. Başına bir iş gelecek sonra. İşten atabilirler mesela. Daha kaç kat aşağıda yaşıcan? Bahane bulamayıp biletini kesip izlemediğin her film için bir yıl verseler, ömrün parmaklıklar ardında çürür. Yapma,etme. Asansörü beklerken beşinci kez kontrol ettiğim kapı kolu tedirgin olduğumu anlamıştı.

Dün indiğin uzun kaldırımdan yukarı doğru yürüyordum. Karlar erimiş ve yer yer pis yığıntılar oluşturmuştu. Hayrettin Abi. Benim. Abi dün bir hata ettik kusura bakma. Yengeye selam ederim. Kuracağım cümleleri prova ediyordum ki sonra akşamki mevzu patlak vermesin. Köşeyi döndüm. Saat henüz sekiz bile olmamıştı. İş makinelerinin sesi yaprak hışırtılarını bastırıyor olmalıydı. Çünkü koca mahallede tek duyulan ses bu kendini bilmez homurtuydu. Park politikası yolun ortasına park etmek olan iş makinesi kepçesiyle Hayrettin Abi’nin köklerini kaldırıyordu. Etrafta toplanmış meraklı kalabalık bir sinema filmini seyreder gibi soluksuz izliyordu. Hayrettin Abi’nin sesi hiç çıkmıyordu. Bir an İsmail Abi’yle göz göze geldik. Dünkkanın kepengini kaldırırken iş makinelerinin sesini duymuş, kepengi yarım bırakıp, koşup gelmişti. İsmail Abi? Apartman yapacaklarmış, mühendis bey öyle dedi. Hayrettin’i başka yere ekeceklermiş onuda söyledi ama bilemem. Apartmanın adı bile belliymiş: Hayat apartmanı…

Hayat apartmanı bence on dört katlı olmalı. Yedi kat yerin altında yedi kat yerin üstünde. Tıpkı cennet ve cehennem gibi. Vadedilen dairem yerin altında olmalı benim. Dairemde elma olmazsa şaşırmam. Soyunu tüketmediler mi? Tükensin. Ağacım çırılçıplak kalsın…

 

Çağrı Kundakçı

Bu yazıyı paylaşmak ister misin?

Yazar Hakkında

Başımı eğdim. 92'de Adana 'da bir devlet hastanesinde dünyaya geldim. Götüme bir şaplak yedim. Hayırdır lan demeye fırsat kalmadan ciğerlerim yandı. Arkada Cem Abi'nin bu son olsunu çalıyordu. Doğarken ağladı insan dedi. Son olmadı, çok ağladım. Dünyanın baş aşağı durmadığını o gün anladım. Çocuktum. Akşam ezanından evvel evde olurdum. Bir gün ezan okundu, bahçe kapısını kapattım, zile basmadım. Oturdum kapının önüne düşündüm: Bir insan nasıl bu kadar düz olabilir ? Düz yani hiçbir şeysiz, girintisiz, çıkıntısız ... Bayramlarda , kutlamalarda niye hep en arkadasın. Hiçbir şeyde önde olmuyon. Elin çocukları şiir okuyo, şarkı söylüyo. Sen anca arkada bekliyon dedi annem. Haklıydı. Başımı eğdim. Bir daha hiç eğlenmedim... Beş senedir Barbaros' tan aşağı sahile doğru yürüyorum. Karşıdan karşıya geçmeden dümdüz. Sahildeki taşlara oturup ayaklarımı denize doğru salındırıyorum. Arabanın arkasında çay satanlara uyuzum onlardan almıyorum, elinde sepetiyle dolaşıp çay kahve satan teyzeden bir çay alıyorum. Her seferinde teşekkür ediyorum . Ses etmiyor. Başımı eğiyorum. Çayın dumanı bazen Kadıköy bazen Üsküdar vapurunun dumanına karışıyor, gelgit denizi kabartmış dalgalar güneşin gözleri önünde oturduğum taşın altını oyuyor. Sadece o zaman gülümsüyorum. Ama öyle alengirli değil düz, dümdüz...

İlgili Yazılar

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.