Bembeyaz Mantarlar

Çocukluğumu doyasıya yaşadığım, her gün yeni bir sevinci çoğaltmak için kırlarda büyüttüğüm o mutlu günlerimde, kırların biraz ötesinde,uzaklarda kendi başına akan küçücük bir derenin kıyısında, ufacık bir taşın üstünde konaklayıp, o derenin suyundan minik öpücüklerle su içen, gökkuşağının tüm renklerini giyinmiş serçeleri, göysükızılları, baştankaraları, orman bülbüllerini izlemeye giderdim. Dönüş yolumda, bir akşam önce, gecenin en karanlığında yağmış yağmurun ardından, uzun ve yalnız büyüyen kavakların yanıbaşında birdenbire beliren bembeyaz mantarlara rastlardım.Diğerleri gibi, rengarenk olanları gibi, her yerde karşıma çıkanlar gibi zehirli olmadıklarını bilirdim; yine de koparmaya kıyamaz, bembeyaz renklerine uzun uzun bakardım. Ve bilirdim bir daha ki gelişimde orada olmayacaklarını.

Aradan uzun yıllar geçti.

Ona tekrar rastladığımda “onurdan başka her şeye” diyerek kaldırıyordum bardağımı ve vicdanımdan akanı içiyordum rakıdan çok. Bir vurgundan çıkardığım yüreğimi yalnızlığın basıncıyla iyileştirmeye çabalıyordum. Sözcüklerim felçliydi. Yüzüm nicedir derin bir kederin izlerini giyinmişti, insanlarımı görmeye alıştırdığım gülümsemesinden soyunup. Ellerimin sımsıcak dokunuşunu bir sevdayı anlatamayışın derin sularında yitirmiştim. Yitirmiştim… Sonra etrafıma baktım, ne o kavak vardı, ne de o dere, yalnızca kentin caddelerine bir akşam önce yağmış kirli bir yağmurun izleri dökülmüştü.

Eline, beline ve de diline egemen olmanın kültürüyle yoğrulmuş bir yaşantıdan geldiğini anlatıyordu, eline, beline ve de diline egemen olmak istemeyenlerin ortamında rastladığımda. Şaşırmıştım. Alışmıştı. Kaynaklandığı tepelere inadına yağmurunu bırakmış bir bulutun yükünü sele dönüşüp taşarcasına akan bir dere gibi taşarcasına dökülüyordu hayatının öyküsüne bürünmüş sözcükler dudaklarından. Bense böyle bir ortamda bulunuşumun anlamını çözümlemeye çalışıyor, aynı selin bir benzerinin düşüncelere bürünüp bütün varlığımı ele geçirişiyle sarsılıyordum. Beni hangi yaşantı buraya sürüklemişti? Ve sürüklendiğim bu ortamda karşıma çıkan bu insan hep bildik ve tekrarlanan bir öyküyü mü dillendiriyordu, yoksa gerçeğini kavramamı ve onu anlamamı mı istiyordu karar veremiyordum. Öyküsü, düşüncelerimin ortasında yağmur sonrası kavak ağaçlarının dibinde birdenbire ortaya çıkan bembeyaz mantarlar gibi belirmişti.

Bembeyaz Mantarlar

O mantarlar kadar beyaz bir öyküydü inanmamı istediği ve inandırıcılığı o mantarların ömrü kadar sürebilenlerdendi. Toplumcuydu. Okuyordu. “Sınıfımın bilincini taşıyorum ve yaşadığımın ne olduğunu biliyor, ahlakını sorgulamıyorum” diyordu. Ahlak sözcüğü dudaklarından dökülürken bir tereddütün anlama bürünerek gözlerinde bana baktığını gördüm. O tereddüte gülümsedim. Ardından tekrar söze başladı ve güvenerek yanıtımın olamayacağına ‘Bir insan ömrünü neye vermeli?’ dedi. Bir daha gülümsedim.Bir insan ömrünü neye vermeliydi?Garip ve birbirine inadına çelişik düşüncelerle karışık bir şekilde ve bir daha aynı ortama girmemeye kararlı olarak oradan ayrıldım. Ayrılırken, kararlılığımın ömrünün o bembeyaz mantarların ömrü kadar bile sürmeyeceğini biliyordum.

Ertesinde, karanlığın yüzümdeki kederi belirsizleştirmesinden hemen sonra, gecenin gelmesini bile beklemeden ortamına gittim ve ona seslenip “anlamaya!” dedim. Oraya bir daha uğramayacağıma ilişkin bir akşam önce verdiğim karar aklıma bile gelmemişti. Konuk olarak çağrıldığı masadan irkilerek dönüp şaşkın şaşkın yüzüme baktı. Tavrının ne olacağını kestiremeyerek, bu kadar aykırı bir ortamda sesimin böylesine gür çıkmış olmasına hayret edenlerin bakışlarından gizlenmeye çalışarak ve biraz da yeniden o ortamda bulunuşumun yadırganmasından utanarak duraksamıştım. Uzun bir sessizlikten sonra gülümseyerek “yanıtı bu kadar mı basit?” diye sordu. Bu kadar basitti ve fakat bu yanıta verili diğer yanıtların anlamsızlığını kavrayarak ulaşmak da o kadar zordu. “Çoğunlukla doğru yanıta ulaşmak değil, yanlış yanıtların hayatımızdan savuşturulmasıdır zor olan” diyerek yüzüne tüm geçmişimi giyinen gözlerimle baktım. Anladığını sanmıştı. Aldanmıştı. Anlatmaya karar verdim. Ama bu kararımın diğer kararlarıma benzememesi için dayançlı olmaya da. Can kulağıyla beni dinliyor, arasıra duraksıyor ve o güne kadar duyduklarının tam tersini söyleyen bu insanı anlamasının mı, yoksa anlamasa bile sırf bu insan söylüyor diye inanmasının mı daha doğru olacağına karar vermeye çalışıyordu. “Artık burada çalışmak istemiyorum” diyerek sözümü kesti. Onu anlamıştım; anladığımı anlatmış ve o da anlamıştı. Sonra oturduğu masadan kalktı ve gelip yanıma oturdu. “Sen benim dostumsun, bir kederin gölgesi dolaşıyor yüzünün atlasında. Sana zarar vermek hiç istemiyorum. Bir daha buraya gelme!” dedi. lçimi buruk, garip ve hüzünlü bir sevinçin doldurmasına anlam veremeyerek ortamından ayrıldım.

Daha sonra oraya bir daha gitmedim. Yaşantımın olağan akışına bırakıp bilincimi, kendimle yalnızlığım arasındaki uçurumun kıyısından gülümsemeye çabalayarak hayata, günlük işlerimin peşinde dolaştım durdum. Bir gece vakti ani gelen bir telefonla bu akış yeniden kesildi. Gözaltına alınmıştı. Hiçbir yakınına haber veremiyordu. Haber verirse çalıştığı yerin nasıl bir yer olacağının anlaşılacağını ve ikinci bir kez yargılanıp ikinci bir yalnızlığa sürükleneceğini biliyordu. Hala orada çalıştığını anlamıştım. Ve anlamıştım herbirimizin ailesi gibi sıradan, olağan ve yoksul bir hayat süren bir ailesi olduğunu.lçim bir kez daha acıyla burkulmuştu. Anlamak değil miydi yoksa sorunun yanıtı? Sarsılmıştım. Ertesi gün belki özgürlüğüne değil ama serbestliğine tekrar kavuştuğunda ölüm hakkında ne düşündüğümü sordu. “Ölüm güzeldir, yaşamanın güzel olması gibi” dedim.Ben toplumcu değildim. Bireyci de. Gençliğimde ben de ilgilenmiştim onun bağlı olduğunu savladığı ideolojiyle. Ve ideolojinin baskıcı karakterinden özellikle ürkmüştüm; o kuramda insana yaraşır bir anlam olsa toplumcu olmamı hiçbirşey engelleyemezdi. Varolduğunu hep bildiğim Tanrı bile! Yaşama ve ölüme inanıyordum ben. Hayatın kendisine.Yüzüme baktı, “sen delisin” dedi. “Unutma ten kirlenmez, tin çürür” dedim. Yanıtımın doğrulanmasına ilişkin son ümidimdi kurduğum tümcenin anlaşılması.

Bir daha hiç görüşmedik. O ortamdan ayrılıp ayrılmadığını da bilmiyorum. Sözlerimi gerçekten anlayıp anlamadığından da artık emin değilim. Saltık düşünceci olduğumu, özdekçilerin yerden yere vurduğu düşünceciliği benimsediğimi , özdekçiliğin onu kurtarmaya yetmediğini ve bugüne kadar da bir şeyi kurtardığının görülmediğini söyleseydim anlar mıydı? Bulunurken bile rahatsız olduğum o ortamda ona rastlamış olmanın şaşırtıcılığının izin sürmüştüm. Onu anlamak istemiştim. Anlarsam yaşantının da değişebileceğine inanmıştım çünkü. Biliyordum ki anlamadığını yorumlayamazsın da. Özdekçiliğin anlamayı küçümseyip, bilgelik sevdalılarının bugüne kadar dünyayı yorumladıklarını, ama asıl önemli olanın onu değiştirmek olduğunu söylemelerinin anlamsızlığını bir insanın yaşantısında daha gözlemiştim. Onu anlamasaydım, neyi nasıl değiştirebileceğimi ona nasıl söyleyebilirdim? Herkes olmasa bile, en azından bir insan anlamaya ömrünü vermeliydi; vermeliydi ki anladığının nasıl değiştirilip dönüştürüleceğini de bizlere söyleyebilsin.

Ben vermiştim.

Ama yaşantısını nasıl değiştirebileceğini söyleyememiştim.

Şimdi evimin penceresinden, dışarıya, ötelere uzanan masmavi denizin kurşuni renge bürünüp yağacak yağmura hazırlanmasını seyrediyorum. Yağmurun hemen ardından, uzak bir derenin kıyısında, herbirimizin üstünü, annelerimizin çocukluğumuzda üstümüzü örttüğü yorganımız gibi örten gökyüzüne uzanmış yalnız ve uzun bir kavağın yanıbaşında belirecek bembeyaz mantarları düşünüyorum. Oyküleri kadar bembeyaz ve ömürleri kadar dirençsiz mantarları. Yağmura mı kızmalı, kavaklara mı bilemiyorum.

Jack ÇETİNKAYA

Bu yazıyı paylaşmak ister misin?

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.