Bir Mavi Kurtuluş

Koltuğa oturmuş saatin hiç durmadan ilerleyişini izliyordum. Hiç durmuyordu. Baktıkça yavaşlıyor gibi olmuyordu. Ama hızlanmıyordu da. Öylece sadece akıp gidiyordu. Duyduklarım beni saate bakmaya zorlamıştı. Memleketten bir arkadaşım ziyaretime gelmişti. Ahmet. Gün boyu konuştuk. Meğer bütün konuşmalar bizi bu dakikaya hazırlıyormuş. Mahallede bir arkadaşımız vardı. Kurtuluş. Ahmet’in ilkokul arkadaşı. Bense Kurtuluş’u mahallede görürdüm. Selamlaşırdık. İyi çocuğa benzerdi. Bir süre sonra ben memleket yolları gözler oldum. İstanbul’a düştü yolum. Arada gittim memlekete. Rast gelmedim Kurtuluş’a. Aradan üç sene geçti. Gelmedi bile aklıma. Selam,sabahlarda kaldı. İşte tam üç sene bilmem kaç ay, gün, saat, dakika sonra hayat çivi gibi çaktı beynime Kurtuluş’u. Ahmet: Mahallede Kurtuluş vardı. Görsen hatırlarsın. Yüzerken sakatlandı. Kafasının üstüne çakıldı. Artık yürüyemiyor. Resmini çıkardı gösterdi telefonundan. Hatırladım. Kurtuluş’u en çok yürüyüşünden tanırdım. Hızlı hızlı yürürdü. Ne için hızlıca yürümüş. Fark ettim…

bir mavi kurtuluş

Bir Mavi Kurtuluş

 

Ben mahallede oturuyordum. Kurtuluş bana selam verip hızlı hızlı yürüyordu. Oturduğum kaldırımda arkasından baktım. Aslında geleceğine yetişmek ister gibiydi. Şimdi anladım. Bütün o adımlar onu o dakikaya götürüyordu. Hatta o saniyeye. Kurtuluş yüksekçe bir yere çıktı. Aklında birazdan suyun içine nasıl gireceğini kuruyordu. Suyun sıcaklığını. Karnının acıktığını. Ne yiyeceğini. Kızların ona atlarken bakacağını. Belki bu atlayıştan etkilenen bir kadının onunla konuşacağını. Akşam beraber terleyeceklerini. Annesine tatilin nasıl geçtiğini iki kelimeyle anlatacağını. Kızların sudan çıktığında ona tekrar nasıl bakacağını. Babasının, oğlunun hayatındaki bütün olan bitenden habersiz kalacağını. Almanya’nın hangi şehrinde oturduğunu. Almanya’nın hangi takımını tuttuğunu. Bir gün memlekete döneceğini. Parasız kaldığını. Beş parasız kaldığını. Tatile gelebilmek için çok çalıştığını.

Düşündü. Ama kızları annesine anlatmayacaktı. Hepsi aklından geçebilirdi. Belkide hiçbiri aklından geçmedi. Oturduğum kaldırımdan Kurtuluş’un arkasından baktım. Sadece atladı. Atladı ve birkaç kişi onu sudan çıkardı. Kızlar ona baktı. Etraf kalabalıktı. ‘Kurtuluş’ dedi Ahmet, ‘Üç yıldır yatıyor. Biraz kilo aldı. Arada uğruyorum yanına. İki üç saat oturuyorum yanında. ‘ Ahmet anlatıyordu. Ben saatin hiç durmadan ilerleyişini izliyordum. Baktıkça yavaşlıyor gibi olmuyordu. Ama hızlanmıyordu da…”

 

Çağrı Kundakçı

 

Bu yazıyı paylaşmak ister misin?

Yazar Hakkında

Başımı eğdim. 92'de Adana 'da bir devlet hastanesinde dünyaya geldim. Götüme bir şaplak yedim. Hayırdır lan demeye fırsat kalmadan ciğerlerim yandı. Arkada Cem Abi'nin bu son olsunu çalıyordu. Doğarken ağladı insan dedi. Son olmadı, çok ağladım. Dünyanın baş aşağı durmadığını o gün anladım. Çocuktum. Akşam ezanından evvel evde olurdum. Bir gün ezan okundu, bahçe kapısını kapattım, zile basmadım. Oturdum kapının önüne düşündüm: Bir insan nasıl bu kadar düz olabilir ? Düz yani hiçbir şeysiz, girintisiz, çıkıntısız ... Bayramlarda , kutlamalarda niye hep en arkadasın. Hiçbir şeyde önde olmuyon. Elin çocukları şiir okuyo, şarkı söylüyo. Sen anca arkada bekliyon dedi annem. Haklıydı. Başımı eğdim. Bir daha hiç eğlenmedim... Beş senedir Barbaros' tan aşağı sahile doğru yürüyorum. Karşıdan karşıya geçmeden dümdüz. Sahildeki taşlara oturup ayaklarımı denize doğru salındırıyorum. Arabanın arkasında çay satanlara uyuzum onlardan almıyorum, elinde sepetiyle dolaşıp çay kahve satan teyzeden bir çay alıyorum. Her seferinde teşekkür ediyorum . Ses etmiyor. Başımı eğiyorum. Çayın dumanı bazen Kadıköy bazen Üsküdar vapurunun dumanına karışıyor, gelgit denizi kabartmış dalgalar güneşin gözleri önünde oturduğum taşın altını oyuyor. Sadece o zaman gülümsüyorum. Ama öyle alengirli değil düz, dümdüz...

İlgili Yazılar

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.