Bir


‘Karanlık, karanlıkta kalan yanlarımızın kendine yakın bulduğu ve kafasını, kimilerine göre saklandığı mağaranın, kimilerine göreyse tutsak edildiği zindanın kapısında, sarsılmaz bir görev bilinciyle bekleyen Kerberos’un ağırlaşan göz kapaklarından fırsat bularak dışarı çıkarmaya cesaret edebildiği zamanlardır. Ve bu zamanlar, gündüzün aydınlığıyla yüzleşemeyen, belki de gündüzün aydınlığından ziyade, bu aydınlığın, içinde yaşadığımız topluluktan yansıyan ışıklarla -dolayısıyla aracı kurumların saflığını bozduğu ışıklarla- ortaya çıkmasına dayanamayan yanlarımızın, varlığını idame ettirebilmek için soluklandığı zamanlardır. Bu yüzden, insanlık tarihinde neredeyse tüm din ve öğretilerin olumsuz yaftalamalarına kurban olmasına rağmen, ben, gecenin ve karanlığın dengede olmamızı ve bu sayede yaşamamızı sağlayan – en az gündüz kadar önemli- bir unsur olduğunu düşünüyorum. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki gündüz taktığı maskeleri kırabilmeyi başarmış insanlar, soluklanmak için gecelere ihtiyaç duymazlar.’

Bu satırlarla -çoğu zamanki gibi- evimin küçük fakat huzurlu addettiğim odasında, kah belgesel izleyerek kah ise kitap okuyarak vakit öldürdüğüm sıradan gecelerden birinin sonlarına doğru karşılaştım. Devamına dair içimde bir merak uyanmıştı. Fakat tam da o esnada, elektriklerin kesilmesiyle, odam koyu bir karanlığa ve sessizliğe gömüldü.

Yapacak bir şey olmadığını düşünüp uyumak üzere yattım. Okuduğum satırlar hakkında bir süre düşündükten sonra uykuya daldım. Ancak kısa süre sonra gördüğüm rüyadan güçlükle ve kan ter içinde çıkabildim.

Rüyamda yine odamdaydım. Her şey olabildiğince sıradandı. Ama birden, her yerin zifiri karanlık olduğu bir boşlukta buldum kendimi. Ardından ise çok şiddetli bir deprem oldu. Herhangi bir insan gibi ben de depremin büyüklüğünü etrafımdaki eşyalardan ya da en basiti tavandaki avizeden anlamaya alışkındım. Ancak bu depremi, etrafımın zifiri karanlık olduğu ve herhangi bir eşyaya dair dokunma, işitme, görme gibi duyularımla elde edebileceğim bir algımın olmadığı, uzay boşluğunu andıran bir yerde, ruhumun sarsıldığını hissederek idrak etmek, inanılmaz ürkütücüydü.

Rüya sona ermişti. Yatağımda olduğumun farkındaydım. Tam uyku ile uyanıklık arasındaki o andan çıkmaya çalışırken bu kez aynı depremi kulaklarım aracılığıyla beynimde yaratmak isteyen, kim ya da ne olduğunu bilmediğim birinin, ‘Yeaah, every ceaser is an ecologist!’ haykırışıyla yataktan fırladım. Ses dışarıdan gelmemesine rağmen o kadar şiddetliydi ki kalktığımda kulağım çınlıyordu. Elim ayağım boşalmış, omurgamdan başlayıp tüm bedenime yayılan bir elektrik akımına tutulmuştum sanki. Böyle bir korku ve acıyı daha önce yaşamamıştım.

Derin nefesler almaya ve sakinleşmeye çalıştım. Bir süre sonra yavaşça normale dönmeye başladım ve sakinleştim. Hala kendimi biraz daha iyi hissetmeye ihtiyacım vardı fakat aklıma bir şey gelmiyordu. Derken kulağıma yaşlı bir bilgenin çelimsiz, telaşsız ancak insana huzur ve güven veren adımları misali varan yağmur sesini fark ettim.

Bu durum beni ziyadesiyle rahatlattı zira yağmuru oldum olası çok sevmişimdir. Hatta ‘Seni hayatta neler mutlu eder?’ diye sordukları zaman, yağmur, aklıma gelen ilk cevaplardan biri olmuştur. Bu sevgimden dolayı -gecenin kaçı olursa olsun-, yağmur yağdığında dışarı çıkıp yürüyüş yapmak, beni az çok tanıyanları şaşırtmaz.

İlginçtir, hal böyleyken o an dışarı çıkacak isteği kendimde bulamamıştım. Vakit sabaha karşıydı ve belki de okuduğum o son satırların ve ardından gördüğüm rüyanın hala etkisindeydim. Üstelik diyordum, bu yağmur beni dışarı çıkarmaya yetecek şiddette de değil.

Ancak tam da o anda, odamın içini, güneşi andırırcasına aydınlatan bir şimşek hasıl oldu. Bu saniyelik aydınlık odamı terk ederken oluşan alacakaranlıkta, üçü sağında, üçü solunda ve biri de başının üzerinde olmak üzere etrafında yedi adet kandil bulunan yaşlı bir adam silüeti belirdi birkaç saliseliğine. Gördüğüme anlam vermeye çalışırken bir yandan da –ilkokulda öğrendiğimden beri bende adeta bir refleks haline dönüştüğünden- göğün gürleyeceği ana dek saydığımın farkına ancak odamın camlarını titreten ve insanda acz, saygı, itaat ve huzur hislerini uyandıran o sesi, dudaklarımdan yedi rakamının dökülmesiyle eşzamanlı duyunca varabildim.

Ardından rastlantı ile açıklanabileceğine inanmadığım bu eşzamanlılıkları anlamlı hale getirmek istedim ve düşündüm. Nedendir bilinmez, hemen herkesin kendine yakın bulduğu bir rakamı vardı. Kiminin iki, kiminin dört, kiminin dokuz. Benimki de buydu. Yediydi. Doğum tarihimi, T.C. kimlik numaramı, okul ve telefon numaralarımı tek rakam kalana dek topladığımda çıkan sonuç yediydi. Hatta daha bir hafta önce bunun ne kadar boş bir çıkarım olduğunu düşündüğüm gün Placebo isimli müzik grubunun ‘Song to Say Googbye’ isimli şarkısıyla karşılaşmıştım. Şarkıyı dinlerken gözlerim dolmuştu ve gözlerimden yaşların düştüğü anlarda şarkıda, Türkçe anlamıyla:

Masumiyetimiz kaybolmadan önce
Sen onlardan biriydin
Şanslı yediyle kutsanmış
Ve beni ağlatan bir ses
Tabiat Ana’nın oğluydun sen
Bağlantı kurabileceğim biriydin
İğnenle zararını verdin
Kaderde alçakça bir değişme oldu
Şimdi uyandırmaya çalışıyorum seni
Sıvı gök yüzünden seni çekeyim diye
Çünkü böyle yapmazsam ikimizde en sonuna geleceğiz
Senin veda şarkınla

sözleri geçiyor ve bilgisayar ekranına gayri ihtiyari bir şekilde baktığımda saat 07:07’yi gösteriyordu.

Tüm bunları düşünürken, az önce küçümsediğim yağmurun çelimsiz ve telaşsız sesi, gittikçe celallenerek güçlü ve karşı konulamaz bir buyruk haline dönüştü benim için. Daha fazla vakit kaybetmek istemedim. Bu sürecin beni nereye götüreceğinin merakıyla dışarı çıkıp yola koyuldum.

Yağmur, beklentimin karşılığını fazlasıyla veriyordu. ‘Ya Zeus, benim için fazla mesaiye kalmış ya da karısı Hera’nın kıskançlıklarının acısını gökyüzünden çıkarıyor.’ diye düşünüp gülümsedim. Az önce evde yaşadıklarımdan sonra, normalde absürt kabul edilecek bu düşüncelerin bir an için oldukça kabul edilebilir gelmesi de bir kez daha sırıtmama neden oldu.

Yağmurun, yıldırımların ve gök gürültülerinin hissettirdiği huzurun yanında, geç saatlerden kaynaklanan boş sokakların getirdiği özgürlük hissi, yolculuğumdan aldığım keyfi bir kat daha arttırmıştı. Yağmurun bana sunduğu hediyelerden biri olan toprak kokusu ve ucuz fakat iş gören şemsiyeme düşen yağmur damlalarının ezgisi eşliğinde yürüyordum.

Ara ara, yaşadığım mahalle Bağlar’ın, Daidalos’un labirentini andıran bu ıssız ve karanlık sokakları, evde yaşadıklarımı aklıma getirip beynimi olumsuz düşüncelere sevk etmeye çalışsa da, evden çıktığımdan beri, mevcut ezgi ve toprak kokusundan eğirilmiş bir iplikle yürümem, kendimi kaybetmeden yoluma devam etmemi sağlıyordu.

İki duyumu koruma altına alan bu iki güzellikle yoluma devam ettim. Sonunda şehrin merkezi yerlerinden biri olan Üniversite caddesine çıktım. Neyse ki üçüncü duyuma talip olan Minotor değil, şehrin yapay ve renkli ışıklarıydı. Bunlar, bazen uhrevi yanı arttırılmak için süslenmiş bir caminin yeşil ve mavi spot ışıkları bazen de ayyaşların ya da uyku düzeni bozuk kişilerin karınlarını doyurmaya uğradıkları bir çorbacıdan yayılan albenisi bol kırmızı neon ışıklarıydı.

Sanki her bir foton, gecenin karanlığına ve ortamın sakinleşmesine karşı Apollon tarafından atılan birer ok gibiydi. Elbette gecenin kaotik karanlığı, yıldızlarla dalgasını geçen uzay boşluğu misali baskındı fakat onların yıldızları anımsatan bu direnişi ilgimi çekmiş, hoşnutluğumu ve takdirimi kazanmıştı. Adeta her biri, renksiz gün ışığının içerdiği yedi renkten birini sahiplenerek üzerine düşen görevi yapmakta ve gün ışığını temsil etmek için çabalamaktaydı. Bu durum aklıma ister istemez etrafında yedi kandilin bulunduğu yaşlı adam silüetini ve ardından yedi rakamıyla ilgili düşündüklerimi getirdi. Belki de bunlar, bir çoğumuzun değersiz gördüğü ancak az önce hoşnutluğumu ve takdirimi kazanmış ve kendi adıma da pay çıkarmama neden olmuş bu yapay ışıklardan çıkaracağım ders için gerekli öncüllerdi.

Bu değerlendirmenin kendimi iyi hissettirdiği açıktı ancak bu yapay ışık hüzmeleri ufak lezzetler sunsa da gün ışığının, -renksiz görünmesine rağmen- hayatın tüm renklerini içinde barındırdığını bilirmişçesine dünyanın tüm renklerini gözümüze, oradan da beynimize ve bize taşımasının tadını vermiyordu. Fakat bunun -bir süre için de olsa- dağılmaya yüz tutmuş bir sorun olduğunu, caminin minaresindeki hoparlörden gelen sesle hatırladım.

Hoparlörden gelen bu ses, gecenin spot ve neon ışıkları gibi yapay olsa da insanlığın bilinmeyen gerçekliğe atfettiği anlamlarla oluşturduğu kültürün ürünüydü ve bu ses az sonra, bilinen, maddi gerçeğin gözler önüne serileceğinin habercisiydi. Haberin göğe uzanan minarelerden veriliyor olması da bende gökyüzüne yakın olma isteği uyandırdı. Bu uyarıyı aldıktan sonra, söz konusu gerçekliğin aydınlanış anına ve bu anı oluşturan unsurlara daha geniş açıdan bakmak istedim. Bu düşünceden hareketle, yaşadığım yerde bir dağ, tepe ya da piramit olmadığından şehre daha geniş bir plandan bakabileceğim en uygun yere, İsmet İnönü caddesinin en yüksek olduğu noktaya gittim.

Arkamda, gündüz vakitlerinde hücumuna uğradığı Eskişehir halkıyla yaşadığı coşkunun yorgunluğunu atmaya çalışan alışveriş merkezi Espark; önümde ise, binlerce insanı ve yanlarından ayıramadıkları hikayelerini, o şehirden bu şehire taşıyan trenlerin ana duraklarından Eskişehir Tren Garı vardı.

Tan kızıllığı rayların uzandığı ufukta, adeta yaklaşan güneş treninin gelişini haber verircesine belirmeye başlamıştı. İnsanların çoğu uykudayken, bu uyarıyı dikkate alma görevini gökyüzündeki mesaisine başlamış kırlangıçlar, elektrik tellerindeki güvercinler ve ağaç dallarında oradan oraya zıplayarak dans eden serçeler üstlenmişti. Her biri heyecan ve telaşla, yeni günü kendi dillerinde selamlıyordu ve söyledikleri şarkıların ezgisi, Apollon’u kıskandıracak güzellikteydi. Belki de bir tanrının kendilerine bahtsız Marsyas muamelesi çekeceğini mümkün görmemelerinin özgürlüğüydü, ezgilerini böylesine güzel kılan ve ötekileştirilmelerine aldırmayan kargaların dahi adeta güzeli ayırt edebilmemizi sağladıklarını bilmelerinin güveniyle bu seremoniye eşlik etmeleriydi, bu güzelliği fark etmemi sağlayan.

Kızılı beyaza çeviren güneşin ilk ışınları -yola çıkmalarından sekiz dakika sonra bana ulaşmalarına rağmen- tazeliklerini ve sıcaklıklarını fazlasıyla koruyorlardı. Beni çevremdeki gerçeklikle buluşturmak üzere yola koyulan bu sarı-sıcak ışınlar, güneşin sıradan işlerine alet olsalar da onların, görevlerine adanmışlıklarını ve bu görevi yerine getirmelerindeki heyecanlarını, mevcut tazeliklerine ve sıcaklıklarına tanıklık ederek hissettim. Bu algı, onlara olan hayranlığımı bir kat daha arttırdı.

O sırada, onlara hayran olan sadece ben değildim. Yine çoğu insan tarafından sevilmeyen ancak bana son bir saattir güzel anlar yaşatan o kasvetli yağmur bulutları da görevlerini tamamlamalarının verdiği tatmin ve güneş ışınlarına duydukları saygıyla yavaş yavaş dağılmaya başlamıştı. Sanırım, Zeus ve Hera barışmıştı. Sahne artık Helios’un iki tekerlekli arabasıyla çektiği güneşe aitti. Güneş, tüm iç hesaplaşmaları sonucunda oluşturduğu -ki bu gerçek anlamda 10 milyon yıl sürmektedir- olumlu çıkarımları bir an önce dört bir yana saçarak tüm insanları, hayvanları, bitkileri, kısacası etki alanına giren tüm unsurları aydınlatmayı kendine şiar edinmişçesine yavaş ama emin adımlarla yükselmekteydi.

Ben de yükseklere baktım. Ve gökyüzünden koca bir nefesi ciğerlerime buyur ettim. Sonra da ağaçları ziyaret etmesi için arda kalanları gönül rahatlığıyla uğurladım. Kötü başlayan gecenin sonunda iyi hissediyordum. Ancak birden bu hissi baltalamaya çalışan düşünceler zihnime hücum etmeye başladı.

Ne oldu ki şimdi?
O gerçeklik nerede hani?
Bırak avutmayı kendini!
Karanlıktır karanlık,
Ve aydınlık da aydınlık.
İyiler ödüllenir,
Kötüler cezalanır,
Sen iyi değilsin!
Sen kötü birisin!
Yanlışlara yer yok,
Doğru insan değilsin!
Kazanmak istiyorsan
Yanlışa sövmelisin!
Artık bunu kabullen,
Elbet kaybedeceksin!

Bir anda düşüncelerim tarumar olmuş, iyi hislerim sağa sola kaçışmaya başlamıştı. O hislerle beraber ben de bir yerlere kaçıp saklanmak istedim. Ancak yapmamalıydım, yapamazdım. Tüm bu gecede yaşadıklarımın bir anlamı olmalıydı. En başa dönüp her şeyi yeniden gözden geçirmeli, bulabildiklerimle bu olumsuz düşüncelere karşı direnmeli, mağlup etmeliydim.

Derken gördüğüm rüyayı ve onun öncesinde okuduğum satırları hatırladım. Rüyamdaki ses, bana, her Sezar’ın bir ekolojist olduğunu haykırmıştı. Ne demekti bu? Sezar bir imparator, daha fazla toprak, para ve güç için insanları katletmekten kaçınmayan eli kanlı bir diktatördü. Ekolojist ise neredeyse paranoya ve trans halinde dolanıp ‘Acaba bu davranışım doğaya zararlı mı, nefes versem karbonumla dünyaya zararlı olur muyum?’ diye çırpınan ve olgulara doğa merkezli bakış açısıyla yaklaşan düşünce akımını savunan bir kimseydi. Nasıl olur da birbirlerinin yerini tutabilirlerdi?

Ardından okuduğum satırları hatırladım. Yazar, karanlığı ve geceyi, adeta gündüz ve aydınlık kadar değerli görüyor, tarih boyunca ona haksızlık edildiğini, kurban muamelesi gördüğünü, halbuki onun, dengede olmamızı sağlayan çok önemli bir unsur olduğunu söylüyor, onu neredeyse kutsuyordu. Bu da tıpkı rüya gibi garipti.

Daha sonra, gecenin devamında yaşadıklarımı düşündüm. Yaşadığım korku, kendimi kötü hissettirerek beni dışarı atmış, dışarıdaki yağmur sesi ve toprak kokusuysa iyi hissettirmişti. Karanlık, ıssız ve labirentvari sokakların sonunda, renkli ve ışıl ışıl bir caddeye çıkmıştım. Bu ışıklar, yapay olsalar da beni etkileyerek güzel düşüncelere sevk etmişti. Yaşlı adam silüeti ve paranoyakça anlamlar çıkardığım yedi rakamı, başta, ürkmeme ve rahatsız olmama neden olsa da sonrasında, yedi rengi barındıran ışığa atıf olmalarıyla bende bir sorumluluk bilinci uyanmasına yardımcı olmuştu. Gün doğarken kuşların o muhteşem ezgilerinin farkına daha iyi varmamın nedeni, kargaların kötü seslerine rağmen takındıkları cüretkar tavırdı. Ve daha aklıma gelmeyen birçok güzel anın altında kötü bir an vardı. Yine birçok iyi andan sonra da kötü bir an yaşamıştım. Tıpkı az önce, en huzurlu hissettiğim anda, zihnime hücum ederek mevcut huzuru baltaladığını söylediğim düşünceler gibi.

Okuduğum satırlar ve rüyam açıklığa kavuşmuştu. Bunun kabulü, kabul edilse bile bu anlayışla yaşamak elbette zordu. Ancak:

Olan olmuştu şimdi!
O gerçeklik her yerdeydi.
Avuntu değil benimki.
Aydınlıktır karanlık,
Ve karanlık da aydınlık.
İyiler de cezalanır,
Kötüler de ödüllenir!
Ve ben iyi biriyim!
Ve kötü de biriyim!
Yanlışlarıyla vardır,
Doğru insan dediğin!
Ve kazanmak istiyorsan
Kendini bilmelisin!
Kabullenmeden önce sen,
Yaşayıp görmelisin!

O an dilimden dökülen bu dizelerden sonra içimdeki bütünlük ve dinginlik hisleri eşliğinde evimin yolunu tuttum. Yaşattıkları tarifsiz mutluluklar ve güzellikler ve altından kalkamayacağımı düşündüğüm tüm çöküşler için varoluşa ait tüm somut ve soyut parçalara, iyiye ve kötüye derin bir minnet duydum. Bu minnetin karşılığını, ancak onlar kadar varlık nedenime uygun davranırsam verebileceğimi düşündüm. Geceleri mağaralardan, zindanlardan çıkardığım yanlarımın, gündüzü de hak ettiğini anlayarak gündüze ait maskelerimi kırıp atmaya ve hayatın gerektirdiğini düşündüğüm sahte tavırları yok ederek olduğum gibi yaşamaya karar verdim.

Uğurcan ŞEN

Bu yazıyı paylaşmak ister misin?

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.