Her şey ben’im diyor

Uyuyamayacağımı biliyorum. Birazdan uyumak için yatağıma gideceğim ve hayatımı sorgulayacağım. Sorularla tıka basa dolu olan beynimi yerinden çıkarıp yastığımın üzerine indirmeye kararlıyım. Yanlış anlamayın. Milyonlarca sorgulanması gereken o kadar çok konu var ki! Bundan bihaber yaşayıp gidiyoruz.

Ben hayattaki varlığımızı sordum kendime binlerce cevaplanması gereken cevapsız sorularımla düşüne durdum. Hem de elimin var gücüyle tokatlayarak beynimi ve kalbimi. Adeta savaştım tüm bedenimle. Cevapsız kalan her sorunun o derin dipsiz kuyusunda aklımla kavga ettim. Soru soruyu doğurdu çoğaldı. Her bir tanesinde zaten aklım kendiliğinden azar azar yastığın üzerine düşecek darmadağın olacak ve her bulduğum cevapla birlikte tekrar var olması gereken yerine ulaşacak. Bir asır kadar uzamış tek bir gecenin sabahına yeniden ereceğim ve yine yeniden yepyeni bir günün aydınlığında. Güne hoş geldin deyip aklımı başıma toplamalıyım yaşama devam edebilmek için.

Yeni günün heyecanını ve yeniliğinin içinde olan bitenle birlikte doğacak yeniliklere kapımı penceremi ruhumu açıp yaşamaya devam edeceğim bu koskoca evrenin minicik bir zerresi olarak. Aslında her yeni gün insanında yenilenmesidir. Bilmediğimiz her yeni hayatıdır yaşamıdır. Nasıl ki gün yenileniyorsa insanda yenileniyor farkında olmadan eksi ve artılarla. Sabah başladığımız günün akşamına ermeden nasıl bir gün geçireceğimizin bilinmezliğiyle yaşıyoruz ancak akşam olunca bunun bilincine varıyoruz tıpkı vücudumuzun da gün boyunca birçok değişikliğe yeniliğe artıya eksiye ulaşıyor olduğu gibi ve biz çoğu zaman bunun farkına varamıyoruz. Ancak kendimizle baş başa kalıp bunu kendimize sorana dek. Her günün sonunda insan biraz daha eksiliyor azalıyor kendinden ve yavaş yavaş tükeniyor. Yine farkında olmadan.

her şey ben’im diyor

Çünkü insanoğlu çoğu zaman hiç ölmeyeceğini düşünür. Özümüz bir damla sudur ve ait olduğumuz sonsuzluk ise topraktır. Yani DOĞADIR.

Kanımca insanda yaş yılı yoktur sadece zaman vardır öyle düşünüyorum. Tıpkı bir meyve sebze gibi. Meyvenin ağaçta çiçeklenmesiyle var olup, belli bir süre sonra olgunlaşıp yere düşmesi gibi zamanı dolunca dalında kalmıyor. Bir sebzenin tohumu toprağa ekilir belli işlemlerden geçer filizlenir, bir zaman sonra zamanı dolar ve biçilir. Toprağından almadığın zaman zaten tekrar toprağıyla bütünleşecek. Topraktan var olduğu gibi tekrar toprakta kaybolacak.

Ve bazı sebzeler meyveler daha çiçeğinde filizin de olgunlaşmadan daha zaman almadan çürüyüp yok olur bunu da doğup büyümeden zaman almadan ölen bebeklere benzetiyorum. İnsanlarda öyle değil mi? Ana rahmine düşer tam olgunlaştıktan 9 ay sonra dünyaya gözlerini açar, kimi uzun zaman alır kateder kimi kısa zaman kat eder ve dünyasını değiştirirler. Havayla ve suyla olan temasını bırakıp toprakla bütünleşirler. (Ayrıca annem ölen insanlar için öldü demez ”dünyasını değiştirdi” derdi. Bu da ayrıca uzun uzun yazılması sorgulanması gereken bir konu)

Biz insanların varlığı doğayla eşit. Sadece yaşadığımız zaman kadar eşit. Biz insanlar sonsuza dek doğanın tabiatına aitiz hatta öldükten sonra da… Özümüz var olurken bir damla suydu, ölürken tamamen toprak. Doğa ve evren bizlere yaşadığımız zaman kadar ait. Doğa havasıyla suyuyla toprağıyla her daim yeni ve canlı. Evren var olan sonsuzluk içinde canlı, insanlar geçici canlı. Doğa hiç eskimeyen her günün yeniliğiyle pırlanta gibi içinden geçen eskiyen insanlığın karşısında güneşin parlaklığıyla parlıyor.

Hem de biz insanlara hiç hissettirmeden. İçinde var olan canlı cansız tüm her şeyi yiyip yutup tüketip içine alıyor büyük bir keyifle.

HER ŞEY BEN’İM DİYOR .
insanların aslında kendi hakikati içinden geçen birer yalan ve kocaman bir hiç olduğunu haykırarak…

Bu yazıyı paylaşmak ister misin?

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.