Lahmacun suratlı herif -II-

” Seni uyardık Siyah. O makineyi bize vereceksin dedi lahmacun suratlı herif. Sesi soğuktu, buz gibi. Sanki ses telleri metalden yapılmıştı da konuşunca kışın soğukta kalmış iki metal birbirine sürtüyordu. Ürperdim. Ama onu daha önce de görmüştüm. Çarşamba sabahları verdiğim kuantum fiziği dersinin on dakikalık molasında okul bahçesinde, ben sigara içerken yanıma gelen lacivert takım elbiseli üç adamdan biriydi. Boyunun ve suratının diğerlerinden oldukça farklı olması hem gözümü korkutmuş hem de dikkatimi çekmişti. Diğer ikisi sakallarını uzatmış bu ise yılların devlet memuru babam gibi tertemiz tıraş olmuştu. O gün okul bahçesinde benimle konuşan adama suratını hatırlayacak kadar baktıktan sonra bakışlarımı şimdi karşımdaki aynadan bana doğru buz gibi bakan bu adama kilitlemiştim. Belki hiçte kötü biri değildir diye geçirmiştim içimden suratındaki sivilcelere bakarken okulun bahçesinde. Mecburiyetten bu işi yapıyordur. Sonuçta bu memlekette karpuz dahi seçemeyen milyonlarca insan varken bu uzun boylu adam neden onlardan biri olmasın ki? Bakışlarımı sivilcelerinden gözlerine doğru kaldırmıştım ki beton gibi bakan gözleri üzerime bütün ağırlığıyla çöktü. Kendi hayatıyla alakalı tercihleri dahi yapamayan bir adamdan öte bu hayatta seçimini daha doğarken yapmış nadir insanlardan biriydi belkide. Onun işi öldürmekti. Sorgusuz, sualsiz… Birisini öldürüp sonra dönüp öldü mü diye arkasına bakmayacak kadar emindi kendinden. Bu adamların onca güvenlikle korunan kampüse nasıl girdiklerini kendime sormaya başlamıştım ki bunca yıllık akademik hayatımın bana verdiği en önemli ders zınk diye çıktı geldi bilinçaltımdan. Eli kolu uzun insanların açamayacağı kapı yoktur.

Makine falan yok. Kırdım, yok ettim. Sizin elinize geçmesindense hiç var olmaması daha iyi dedim korktuğumu belli etmemek için sesimi iyice kalınlaştırarak. Hiç tepki vermedi. Sanki yüzyıllardır aynı şekilde bakıyordu bu adam. Sezar İskenderiye Kütüphanesini yakarken, Hitler Avrupa’yı sadist bir çocuğun oyun parkına çevirirken bu adam hep aynı noktaya ve aynı ruhsuzlukla bakıyordu. Bu bakışı tanıyor olabilir miydim? Okul bahçesinde diğer takım elbiseli herifleri umursamadan ona kilitlenmem bilinçaltımın oyunu muydu sadece? Ama şimdi ruhsal felsefi çözümlemeler yapacak durumda değildim. En iyi ihtimalle öldürülecektim. Bilinçaltı haberleşme sistemimin devreye girmesini istiyordum. Ancak şuanda geçmişten biriyle iletişime geçmem hiçbir şeyi değiştirmeyecekti. Makine yanımda olmadığı için zamanda yolculuk da yapamazdım. Wöhler’le gönderdiğim mesaj dışında kimseyle görüşememiştim. Ortadan kaybolmam için o anda tek seçeneğim o tuvaletten kapıyı kullanarak kaçmaktı.

Zamanda yolculuk yapabildiğini biliyoruz Siyah. Yapmaya çalıştığın şeyi yapmana asla izin vermeyiz. Konuşurken bana doğru ufak adımlar atıyor ve ellerini bana zarar vermeyeceğini göstermeye çalışır gibi yukarı kaldırıyordu. Fakat mavi gözlerindeki o duygusuz bakış mavi renkte bir karadeliği andırıyordu. Etrafındaki bütün yıldızları oburca yutup tek kelime dahi etmeyen koskocaman mavi bir delik. Yüzünde on sekiz yaşındaki bir ergenden daha çok sivilce vardı. Adamın kimliğine dair aklıma gelen muhtemel senaryolar arasında en iyisi sabah akşam otuz bir çeken asosyal bir kiralık katildi. Yüzündeki sivilcelerin sebebi nedir acaba diye sordum sesimin kaymamasına dikkat ederek; dikkatini dağıtıp bir kaçış yolu arayacaktım. Hala buz gibi bakıyordu suratıma ve yavaş yavaş yaklaşıyordu. Tuvalet yedi sekiz metrelik uzunca bir koridordan oluşuyor ve koridorun iki yanını musluklar, pisuvarlar dolduruyordu. Aramızda yaklaşık dört metrelik bir mesafe vardı. Böyle kalabalık bir alışveriş merkezinin tuvaletine son birkaç dakikadır hiç kimsenin girmemesi dikkatimden kaçmamıştı. Ama kanımdaki adrenalin kapının kilitli olabileceği fikrini beynimin içindeki bulanmış suda boğmaya çalışıyordu. Bir şeyi hatırlamak ya da fark etmek gibi bir aydınlanma hissi kendini gösteriyor ardından üzerime neyi anlamadığımın vicdan azabını bırakıp kayboluyordu. Vücudum zaman makinesinin çalışıp çalışmadığını denerken yaşadığım heyecana benzer bir heyecan yaşıyor damarlarım kanla doluyordu. İçimde yükselen ve patlamaya hazır olan enerjimle akıllı kararlar veremeyebilirdim. Karın vermiyor mu sana yoksa ? O yüzden mi sabah akşam otuz bir çekiyorsun? Bir an yerinde durdu. Gözlerinin içine çevirmiştim bakışlarımı. Gözleri donuktu ama yanakları seğiriyordu. Sinirlendiğini gösteren tek işaret buydu. Birden harekete geçti ve hızla üstüme doğru yürümeye başladı. İki adımda aramızdaki mesafeyi kapatmıştı lahmacun suratlı. Elimi cebime attım. Tam benim iki elim büyüklüğünde olan elini boğazıma doğru uzatmıştı ki cebimden çıkartıp menzilime girmesi için doğru anı beklediğim biber gazını yüzüne doğru sıktım. Sol eliyle gözlerini kapatıyor sağ eliyle hem beni hem de yüzünü yıkayabileceği bir musluğu arıyordu. İkimizi birden eline geçirirse musluğu oturgaçlı götürgecimde hissedebilirdim. Elinin altından fırlayıp kapıya doğru koştum ve kapıya olanca gücümle asıldım. Ama açılmadı. Bir iki kere hızla çekiştirdim ancak yok. Kilitlemişti demekki kapıyı. Çaresizce yüzümü ona döndüm . O bana zarar vermeden önce onu bayıltmalıydım.

Üniversitede öğrenciyken vücut geliştirmeyle uğraşmıştım bir süre. Spor salonundaki hocam yüz yirmi beş kiloluk bir canavardı. Hızlı hızlı nefes alır, farkında olmadan ona her saniye gerginmiş gibi bir hava katan hırıltılar çıkartırdı. Salonda öğrencilerin yoğun bulunmadığı ve hırıltılarından arta kalan zamanlarda boks dersleri de veriyordu. Altı ay boks antrenmanı yapmıştık beraber. İzlediğim filmlerinde etkisiyle hala kendine gelememiş lahmacun suratlı herifin karın boşluğuna doğru bir yumruk attım. Adam sendeledi ve sağ eliyle de karnını tutarak dizlerinin üstüne çöktü. Ama onunda hayatta kalma içgüdüsü ağır basmış olacak ki ellerini yüzünden çekip biber gazının etkisiyle nemlenmiş ve kısık gözleriyle karşısında duran görüntümü netleştirmeye çalıştı. Kendine daha fazla gelmeden bir tekme savurayım dedim. Altı aylık eğitimimde tekme atmak yoktu. Ama izlediğim filmlerde genelde böyle sahnelerde işe yarayan yarım vole tekmesini sağ ayağımla adamın göğüs hizasında savurdum. Ayak bileklerimi sanki bir mengeneye kaptırmıştım. Öyle çok sıkmıştı ki o şekilde on saniye daha beklesek sağ ayağım bileklerimden kesilir ömrümün geri kalanını bastonla geçirebilirdim. Daha kötüsü oldu. Pantolonunun neresinden çıkardığını anlamadığım kasaturayı, tuttuğu ayağımın baldırına sapladı. Ayaklarımı iter gibi bırakınca yere yuvarlandım. O anın heyecanıyla acıyı hissetmemiştim. Tekrar hamle yapmak için doğrulmaya çalışıyordum ki burnumla kaşlarımın arasına belki de Mike Tyson’ın rakiplerinin bile görmediği en sert yumruğu yedim. Bayılmışım…

Gözlerimi açıp kendime geldiğimde boydan boya cam olan bir odada siyah, deri, iki kişilik bir koltukta karşımda duran gökyüzüne doğru bilinçsizce bakıyordum. Ellerim ve ayaklarım bağlanmış ağzım bantlanmıştı. Hava bulutlanmış güneş yavaş yavaş bulutların arkasına doğru olaylara şahit olmak istemezmiş gibi gizlenirken İstanbul’un üstüne bir kasvet çöküyordu. Martılar bütün yaşadıklarımdan ve yaşayacaklarımızdan habersiz sadece ama sadece uçuyorlardı. İnsanoğlunun, evlerini başlarına yıkacaklarını biliyorlar mıydı? Kanatlarını alabildiğine açıp gökyüzünde hareket etmeden süzülerek bağırmaları hangi dilde yardım çığlığıydı?

Gökyüzünün önünde ve güneşi daha az geçirsin diye siyah filmle kaplanmış camın da önünde, üzerinde büyük beyaz bir bilgisayar monitörü ve mavi kalın dosyaların olduğu ceviz ağacından bir masa vardı. Kapının tıslayarak açılma sesi karşımda duran ceviz ağacının nostaljik havasına ters düşüyordu. Başımı sesin geldiği tarafa doğru çevirdim. Boynumun ağrısına aldırmadan içeri giren adamı izledim bir süre. Koyu mavi renk bir kot pantolon, beyaz tişört ve üstüne armalı lacivert blazer ceket giymiş kısa boylu bir adam gülümseyerek ceviz ağacından masasına doğru yürüyordu. Bakışları siyah film camın arkasında artık iyice yağmur bulutlarıyla kaplanmış gökyüzünün etkisiyle görüntüleri daha da romantikleşen martılardaydı. Belki de bilinçaltım martılara bakması gerektiğini söylüyordu o adamın, bilmiyorum. Bana bir an bile bakmadan masaya oturdu. Siyah deri kaplı bir defteri eline aldı. Hangi sayfayı açacağını çok iyi bildiğini belli eden kesinlikte bir hareketle defteri açtı ve okumaya başladı.

” Mutluluk demişti annem ben çocukken,
İnsanlarla cüzdanın arasındaki yoldur.
Sen sen ol oğlum,
Ceplerini alabildiğince doldur.”
Mesut Aytemiz

dedi ve defteri kapattı bakışlarını bana çevirirken. İçeri girerken ki gülümseme yüzünde duruyordu hala. Tebrikler dedim içimden, tebrikler. S.k gibi bir şiir yazmışsınız…

Çağrı Kundakçı

Bu yazıyı paylaşmak ister misin?

Yazar Hakkında

Başımı eğdim. 92'de Adana 'da bir devlet hastanesinde dünyaya geldim. Götüme bir şaplak yedim. Hayırdır lan demeye fırsat kalmadan ciğerlerim yandı. Arkada Cem Abi'nin bu son olsunu çalıyordu. Doğarken ağladı insan dedi. Son olmadı, çok ağladım. Dünyanın baş aşağı durmadığını o gün anladım. Çocuktum. Akşam ezanından evvel evde olurdum. Bir gün ezan okundu, bahçe kapısını kapattım, zile basmadım. Oturdum kapının önüne düşündüm: Bir insan nasıl bu kadar düz olabilir ? Düz yani hiçbir şeysiz, girintisiz, çıkıntısız ... Bayramlarda , kutlamalarda niye hep en arkadasın. Hiçbir şeyde önde olmuyon. Elin çocukları şiir okuyo, şarkı söylüyo. Sen anca arkada bekliyon dedi annem. Haklıydı. Başımı eğdim. Bir daha hiç eğlenmedim... Beş senedir Barbaros' tan aşağı sahile doğru yürüyorum. Karşıdan karşıya geçmeden dümdüz. Sahildeki taşlara oturup ayaklarımı denize doğru salındırıyorum. Arabanın arkasında çay satanlara uyuzum onlardan almıyorum, elinde sepetiyle dolaşıp çay kahve satan teyzeden bir çay alıyorum. Her seferinde teşekkür ediyorum . Ses etmiyor. Başımı eğiyorum. Çayın dumanı bazen Kadıköy bazen Üsküdar vapurunun dumanına karışıyor, gelgit denizi kabartmış dalgalar güneşin gözleri önünde oturduğum taşın altını oyuyor. Sadece o zaman gülümsüyorum. Ama öyle alengirli değil düz, dümdüz...

İlgili Yazılar

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.