Kibrit-i Aşk

Derin bir iç çekerek bir sigara aldı paketten, kibriti tek hamlede yaktı ve tek hamlede söndürdü ciğerine çekerken sigaranın ilk fırtını. Kutunun içine bıraktı yarısı yanmış kibrit çöpünü.

Sessizliği bozdu hafif bir çıtırtı ve ah sesi

-Gözlerini kapat ve ona kadar say dedi biri

-Neler oluyor

-Yandın

Bu muydu bu kadar mıydı. Yandım. Bu muydu bunca zamandır beklediğim. Bir an sadece alev aldığım bir AN ve tüm varlığım değişti.

Ulu bir çamdım kökleri dünyaya yayılan ve başı dimdik gökyüzünde. Evet biliyorum çam ben değildim, bir kıymık bile değildim belki. Ama parçasıydım O’nun. Ve şimdi yandım, yok oldum. Oldum mu gerçekten?

Bir keresinde bir reçine salınıvermişti üzerimden aşağıya doğru. Kokusu hala burnumda, bu koku benzemiyor ona. Ahh bedenim yarısı simsiyah olmuş, eğilip bükülmüş bedenim. Kokun yangın kokusu oldu. Kokun bir alevden arta kalan.

Bağırmak istiyorum. Uyanın bir alev mi umduğunuz. İçim içime sığmıyor, bu acıya bu yanmaya rağmen, nedir bu kadar heyecanlandıran beni? Sanki yeni bir kapı açıldı önüme.

-Hey

-Şişt. Sessiz ol.

O alevin ardından ancak alışıyordum karanlığa. Kutunun kenarında kapkaranlık, neredeyse vücudunun tamamı yanmış, selam durmuş bir semazen gibiydi. Az sonra siyah hırkasını üstünden atıp tennuresiyle başlayacaktı semaha.

-Yanmadan önce uyandırmalıyım onları

-Yapamazsın sus ve bekle

-Bu doğru değil, bu acıyı tatmalarına gerek yok

-Doğrumu doğru dediğin nedir?

-Hayatlarında çok büyük bir değişiklik olacağını zannediyorlar.

-Olmuyor mu?

Kızmaya başladım Ona. Bu kadar yanmışken nasıl sessiz kalabiliyordu. Neden uyandırmıyordu onları. Bugüne kadar bende beklemiştim büyük bir heves ve heyecanla yanmayı. Yandım işte ne oldu? Peki bundan sonra ne olacak? Kafam karışmaya başladı iyice. Aklımda bin bir düşünce, uğultu halinde her biri ayrı ses, ayrı düşünce, ne yapmalıyım, nereye gitmeliyim, susmalı mıyım yoksa haykırmalı mı olabildiğince.

Ertesi gün birden aydınlandı ortalık. Hepsini gördüm hepsi bekliyordu. O bir köşede neredeyse tamamen yanmış, ben bir köşede. Diğerleri bekliyorlar. Birini çekip aldılar, tutmaya çalıştım ama olmadı. Durduramadım. Zifiri karanlık oldu yine ortalık. Tekrar aydınlık geldi ve çığlıklar içinde, o yanık, zehir kokusu üstünde bir beden. Sarılmak istedim, öyle acıydı ki çığlıkları.

-Gördün mü gerek var mıydı bu kadar acı çekmesine

-Buna müdahale edemezsin, anlamıyor musun?

-Ne yani burada kırk kişiyiz, hepimiz yanacak mıyız böyle. Bekleyecek miyiz hepsinin tek tek yanmasını, zulüm değil de nedir bu?

-Ah evlat anlamıyorsun. Ben çok uzun zamandır buradayım. Denemediğimi mi sanıyorsun. Sen daha önce hiç duydun mu sesimi? Duymadın,  oysa ben çığlıklar attım aranızda, bağırdım, haykırdım. An gelmeyince oğul yanmayınca kişi, yananı duymaz. Üstelik hepimiz yanacağız diye bir kaide de yok. Ne demiş Mevlana “ Irmağa deniz, denize okyanus sığmaz. Aşık olmayana anlatsan da ben sen anlamaz. Hakka ulaşmak için yol desen kimse inanmaz. Gönlünde zerre-i miskal Şems olmayan yanmaz yanamaz. Evlat sen bir nefsin kendini uyutması için yandın. Ben bir nefsin açlığının bedeninden kaynaklandığını sanmasından. Yanmada sırlar vardır. Elbet bu kadarda değildir. Mana denizinde kaybolmadan sana bir şey anlatamam. Yanmadan sana sesimi duyuramadım, kaybolmadan bulmayı anlatamam. Şemsin bir sözü vardır oğul “Susmak kimi zaman ateşe su, kimi zamanda ateşe rüzgar olmuştur” Sus ve izle su mu olacaksın rüzgar mı, söndürecek misin yoksa harlayacak mı ?

Sustum, düşündüm. kimi zaman düşüncelerim su gibi özüme ulaştı, kimi zaman kavgam harlı bir ateş oldu canımı yaktı. Hepsi yandı sırayla, hepsinin yanışını gördüm,feryatlarını duydum,  izledim, bekledim, sustum. En çokta sustum. Bir tek söz vardı yankılanan dünyamda. Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm. Bu ses öyle yüksek öyle büyüktü ki konuşmama imkan yoktu. Sadece yankılanıyordu.

Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm ve bir daha,bir daha ve bir daha

Kırkıncıda yanıp geldiğinde, dindi Nuh’un tufanı, Havva’nın kırk evladı oldu, Davut kırk yıl ağladı, kırklar meclisinde düştü Hz. Muhammed’in sarığı kırka bölündü. Kırkında peygamber oldu Hz. Muhammed. Kırk gün yoğruldu Adem’in hamuru. Kırkıncı gün üfledi melek ruhumu bedenime. Kırklar yandı yok oldu. Ne kaldı geriye? Et yandı, kemik yandı. Yunus yandı, ne kaldı geriye?  Görünen et idi, kemik idi, Yunus idi.

Ağaç idim, kibrit oldum.

Kibrit idim, bir nefeslik od oldum.

Yandım,tutuştum AŞK oldum.

Ben kendimce var idim, bu alemde HİÇ oldum.

Bu yazıyı paylaşmak ister misin?

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.