Ben Bir Su Damlasıyım

Bir su damlası idim. Serin bir ilkbahar sabahında yola düşmüştüm ve gri bulutlardan özgürlüğümü alıp, bir yaprağa yoldaş olmuştum. Yeşil  bir sevgiye benziyordu o yaprak tanesi, damarları beyaz ve sarı renkte idi. Üzeri parlak ve kaygandı. Hani ‘Tutunma bana, çık kendi  yoluna, bu kadar mola yeter,” diyordu her haliyle.

Ne kadar orada kaldım hatırlamıyorum, o uzun yolculuğun ardından verilmiş bir mola iyi  gelmişti lakin. Beklemeler yormaya başlayınca kollarımın tutunduğu yapraktan kendimi aşağı bıraktım. Küçük bir nehir geçiyordu altından yaprağın. Güzel olan şey yaprağın altı bir koy gibiydi. Bende ağır ağır dingin bir limana düşüyordum… Bu  salıverme bir doğum gibiydi bir yaprağın üzerinden düşüp, kendine karışmak ve kendinle bütünleşmek değişik bir duygu yaratmıştı o  an bende…

Çıktığım bu içsel yolculuğun tadını çıkartmaya başladım. Tamamı ben olan bir halin içinde idim bu yolculukta. İlk durağım,  nehrin ortasında olan kayalıkları aşmak, onların etrafını dolaşmak… Bana binlerce hikayeyi hatırlatan bir gerçekliğin yansıması idi aslında evimde olmak düşüncesi… O andan sonra coşan nehrin içinde olmak, bir kayaya çarpıp havalarda uçuşmak ve dolu dolu geri düşmek  suya ve damla olduğunu unutmak orada iken… Hem damla olmak, hem nehrin kendisi olmak büyümek ve kendini nehir sanmak, içinde balıklar, kurbağalar, kaplumbağalar beslemek ve üzerinde dolaşan yüzlerce kanatlı hayvana eşlik etmek…

En son bir kuş, nehrin kenarında su içiyordu ki damla olduğumu o an fark ettim. Alıp götürmek istiyordu gökyüzüne tekrar bir su damlası, bir buhar tanesi, bir oksijen atomu olmanın yolculuğu olacaktı bu gidiş. Hızla geçtim yanından ve biraz ileride bir ayrışma daha yaşanıyordu. Nehir ikiye ayrılıyordu sağdan mı soldan mı gitmek gerek dediğim bir anda yanımdan geçen bir dal parçasına yapıştım, o nereye giderse o yöne gitmeyi seçtim. Bir bilinmeyen varsa seçimlerde tercih güçlü olandan yana yapılmalıydı ve seçimimi güçlü akan tarafta olmayı seçerek yaptım… Yolculuğumun akışına müdahale etmeyi öğreniyordum, kuştan kaçmak, nehir yatağının değişimine direnmek ve yaprağa tutunmayıp, kendimi sulara bırakmak gibi.

Suyun içindeki yolculuğum devam ederken, nehirin etrafı birden çoraklaşmaya başladı. O zaman fark ettim geçtiğim yerlerin ne kadar yeşil ve canlı renkler ile dolu olduğunu, suya uzanan hayvanları, serinliği, hışırtı seslerini, kahkahaların varlığını o an duyumsadım. Çünkü hiç ses yoktu, ağaç yoktu, kaya yoktu, sadece sarı topraklar ve toz bulutları vardı. Neler olmuştu buraya diye düşünürken daha önce oradan geçmiş olan bir su damlası sesimi duyup;

– Buralar eskiden ormandı, fakat insanlar ağaçları kesip tarlalar yaptılar ve bir müddet sonra ağaçlar olmayınca yağan yağmurlarla birlikte toprakta verimini kaybetti. Sonra insanların bu talanına kızan ve isyan eden toprak, suyla bir olup nehire karıştı ve kendi yerini terk etti, bu yüzden böyle çorak ve kurak görünür buralar dedi…

O anda fark ettim, güneşin ne kadar sıcak olduğunu, ne kadar büyük olduğunu. Ormanın içinden geçerken yaprakların arasından görünen ışık hüzmesi, bir anda kocaman bir daire şeklini almıştı. Onun varlığı sanki bizi eksiltiyor gibiydi, buharlaşıp uçan su damlalarını görünce kendimi derinlere çektim ben bu yolculuğa çıkarken en sonuna kadar gitmeyi hedeflemiştim kendime. Uzunca bir süre nehrin yatağında yolculuk yaptım, buradaki dünya bambaşka idi. Küçük renkli taşlar, minik ağaçlar, çimenler, balıklar, balık yavruları hatta yumurtaları, kurbağa aşkları, insan çöpleri doluydu. Bazen nefes almak ihtiyacı hissettirecek kadar kirliydi böyle zamanlarda yukarı çıkıyordum. Tarlaların bitmesi ne kadar zaman aldı hatırlamıyorum. Sanki, nehir tüm su damlalarına sesleniyor gibiydi ve diyordu ki bakın burayı insanlar ne hale getirdi. Onların üzerlerine ve topraklarına yağıp onları mutlu etmeyin, sizi gördüklerinde hemen bir sürü ağaç kesiyorlar ve oraya bir şeyler ekmeye çalışıyorlar… Hızla geçiyordu oradan, durmak istemiyordu zaten durduracak bir şeyde yoktu akıntıya kapılmış gidiyorduk hep birlikte…

İnsanları merak etmeye başlamıştım. Bu arada nehrin içindeki su damlaları uçuyor, o geniş, kocaman nehir küçülüyor, yinede görkeminden bir şey kaybetmiyordu. İleriden gelen bir sürü ses duydum sanki binlerce su damlası dans ediyordu. Evet yaklaşınca gördüm ki bir dere uzun yollardan gelerek nehre karışıyordu ve gücünü yitirmek üzere olan nehire hayat veriyordu. Nehir derenin katılması ile birlikte yine o eski görkemine kavuşmuştu. Dereden gelen damlalar çılgın çocuklar gibiydi tabi o çorak toprakları görmediler, o güneş ışığını sırtlarında hissetmediler ve ayrışıp gökyüzüne yükselmediler sadece birlikte dans ederek köpük köpük nehire katıldılar. İtiraf edeyim zor bir yolculuktu o kurak ve çorak coğrafyadan geçmek…

Yeniden yeşillenmeye çoğalmaya, kuş sesleri ile yolculuğa başladım. Kenarlarda kurbağalar aşk şarkıları söylüyor, üzerimde sinekler vızıldıyor. Yusufçuk denen bir böcek ayak uçları ile içimi gıdıklıyor ve onlarca hayvan kenarda su içiyorlardı. Yolculuk tekrar eğlenceli bir hale gelmişti. Bütün bu manzaranın içinde dalıp gitmişken sesler yoğunlaşmaya ve büyümeye başladı. Kahkahalar, çığlıklar, bağrışmalar hepsi bir arada idi neler oluyor dedim. Şelaleye yaklaşıyoruz dediler. Nasıl bir yer dememe kalmadan gülümseyerek göreceksin dediler. Seslere yaklaştıkça merakımda artmaya başlamıştı. İleriye bakıyor görmeye çalışıyordum. Etrafta insanlar vardı, fotoğraflar çekiyor, ellerinde oltalar ile balık avlıyor, çimenlerin üzerinde oyunlar oynuyor, müzik çalıyor, dans ediyor ve top oynuyorlardı. Onlarca araba ağaç diplerine park etmiş onlarda bu oyuna sessizce eşlik ediyorlardı.

O anda gökyüzüne yükselen milyonlarca damlayı gördüm içlerindeki neşenin yansımasıydı sanırım her bir damla kadar renk gökyüzüne yükseliyordu. Bir damlada yedi renk vardı ve milyonlarca damla bütün bu renkler ile gökyüzüne yükseliyordu. Cennet dedikleri yer burası olsa gerek diye düşündüm. Nereye gidiyoruz diye düşündüm görüntü o kadar muhteşemdi ki kendimi o damlaların arasında rengarenk düşünmeye başladım. Birden yolun bittiğini hissettim. Derin ve kocaman bir boşluğa düşüyordum. Az önceki o damlaların ışıklı gösterilerinden, bembeyaz köpüklü bir fırtınaya dönüşüp düşmeye devam ediyordum.

Düşmek, düşmek, düşmek… Çığlıklar, gülümsemeler, hasretlikler, git geller, bağrışmalar, panik halleri, ölüm düşüncesi –damla iken suyun içinde bile bunu hatırlıyor olmanın tarifsizliği- ile kendimi bırakmış sayısını tahmin edemeyeceğim kadar çok damla ile birlikte sadece aşağı düşüyorduk. İnsanın cennetten kovulma hikayesi gibiydi. Yukarıdan aşağı inişteki yaşanan duygular. Karanlık ve derin bir çukura hızla düştüm ve benimle gelen binlerce damla ile birlikte. Bir girdap vardı etrafında dönüp duran ve o an akışta olmayı seçtim tekrar bu nehir nereye gidiyordu ve ben ne yaşayacaktım yolun sonu özgürlük müydü? Yoksa özgürlük dediğim şey buhar olup bulutlara karışmak mıydı? Bir yaprağa tutunmak mıydı? Bir çiftçinin açtığı arkta yol alıp toprakla mı bütünleşmekti? Neydi özgürlük bilmiyordum fakat yolun sonunda varacağım yerin benim tüm sorularımın cevabı olacağını biliyordum.

Düşüşüm ardından içine girdiğim o derin ve karanlık yerden  suyun yüzeyine çıkarken yolculuğu düşündüm…

Binlerce zaman dilimi gibi gelmişti yukarıdan aşağı yaptığım bu yolculuk.  Fakat o kadar da uzun sürmemişti. Ben gece olduğunu sanmıştım o kadar uzundu ki iniş sonra anladım ki birkaç anın toplamı kadarmış meğer tüm süre. Evet artık aşağıda idim ve yukarıya baktım, muhteşem bir görüntü vardı her yerde uçuşan su damlaları, beyaz köpükler, mavi gökyüzü, sarı güneş, rengarenk kıyafetleri ile insanlar ve tekrar buradan geçmeliyim diye düşündüm ve devam ettim yoluma. Bu sefer yolda olmanın tadını çıkartmayı seçmiştim. Yol kenarlarından ağaçlara bakıyor yapraklarını inceliyor, renklerini çözmeye çalışıyordum. Ağaçların üzerindeki hayvanların şekilleri değişmeye başlamıştı. Artık sadece kuşlar yoktu, maymunlar da vardı. Ormanın içinden çıkıp gelen hayvanlar sadece inekler, koyunlar, atlar, eşekler, köpekler değil. Aslanlar, kaplanlar, filler, zebralar, antiloplar, ceylanlar ve yüzlerce çeşit böcek idi.

İçimde dolaşan balıkların şekli değişmiş, su aygırları, timsahlarda yolculuğa eşlik etmeye başlamıştı. Bu manzaranın içinde iken damla olduğumu unutup nehrin kendisi oluyordum bir anda. Manzara o kadar güzeldi ki hepsi benimle yaşam buluyor benimle var oluyor ve benimle doyuyorlardı. Güneş daha sıcaktı fakat ağaçlar çoktu, orman karanlık ve serindi, ağaçların gövdelerine tutunan su damlalarını görüyordum ve her bir damla ormanın içini orada yaşayan canlıların rahat nefes alacağı bir hale getiriyorlardı…

Yolculuk yine eğlenceli olmaya başlamış sağı solu izleyerek giderken nehir olduğumu düşünmüş onun bir parçası değil nehrin kendisi olarak yoluma devam etmiştim ta ki yeni bir yol ayrımının olduğu yere yaklaşıncaya kadar. Yanımdaki damlalar konuşuyordu, ikiye ayrılıyoruz ben okyanusa gideceğim diyordu diğeri ise ben göle gideceğim çünkü orada dinginlik ve huzur var ve sadece damla oluyorsun bazende göl. Sadece oradasın ve yoksun demişti. Bu tanım çok hoşuma gitmişti ve hemen nehrin sağına doğru yanaşmaya başlamıştım öyle ya bu yolculukta yeni bir şey deneyimleyecektim ve göl olmaya karar vermiştim… Kısa sürede göle ulaşan yola girmiştim ve seyrimiz değişmeye başlamıştı, daha gürültülü akıyor, köpük köpük çoğalıyor, kayaların üzerin atlıyor, zıplıyor kahkahalar içinde yola devam ediyordum. Birden aklıma geldi göl yolu bu kadar eğlenceli ise okyanusa giden yol nasıldı acaba diye? Okyanusa giden var mı? Diye bağırdım ve kimse sesimi duymadı çünkü geçtiğimiz yerde insanlar enstrümanlar çalıyor, eğleniyor ve havaya bir şeyler sıkıyorlardı. Gökyüzünü ışık ışık yapıyorlardı o an fark ettim yolculukta geceye varmışız ve artık güneş yok kocaman bir dolunay ve binlerce yıldız var gökyüzünde. Bu kalabalığın içindeyken ben sorumu sormayı unuttum ve kendimi akışa bıraktım tekrar. Akışta iken her zaman soruların cevapları geliyordu çünkü ve bende cevapları duymayı seçmiştim. Tıpkı göl yolunu seçerken o iki damlanın yaptığı konuşma gibi…

Yolculuk bir müddet yıldızların altında devam etti, su dünyasında kocaman bir sessizlik oldu. Sanki akmıyor bir yere demirlemiş halde duruyor gibiydim. Etrafa kulak kabarttım. Cırcır böcekleri, kurt ulumaları, kurbağa vıraklamaları, kuş ötüşleri, köpek havlamaları, insan bağrışmaları etrafı doldurmuştu. İçinde olduğum şey öyle dingin, öyle berrak ve genişti ki bir an kendimi hayatın merkezinde gibi hissettim. O an kendimi soru işaretleri ile geldiğim bu yerin içine bıraktım güneş doğana kadar mola verdim bende diğer damlalar gibi ve uyumak için bir kıyıya yanaşıp içinde bulunduğum dünyaya bıraktım kendimi.

Sabah olup uyandığımda gördüğüm manzara inanılmazdı. Etrafımız orman ve yeşilin onlarca tonu, kızıl, yeşil ve geniş, iğne uçlu yaprakları olan ağaçlar çok fazla sayıda idi. Biraz ötede kocaman dağ silsilesi vardı ve üzerleri beyaz, mavi, yeşil, kahverengi, siyah renklerle bezeliydi… Burası göldü, kocaman bir huzur vadisinde yer alıyordu yine balıklar vardı fakat türleri değişikti, kurbağalar burada da bırakmamıştı beni . Sanki zihnimin gürültüsü gibiydiler, nereye gitsem orada çoğalıyorlar ve hiç susmuyorlardı. Onlara bakıp gülümsedim çünkü yolda iken bende sürekli konuşuyor, hesaplıyor, ölçüyor, biçiyor, olmadı başa sarıyor, tekrar tekrar aynı şeyleri dinletiyordum kendime yani zihnim vıraklıyordu sürekli olarak. Teşekkür ettim o an hepsini ortaya çıkardıkları bu farkındalık için. Gölün dinginliğinde insanların kendilerini bulduklarını söylerlerdi merak ederdim nasıl bir şey olduğunu şimdi anladım evet o dinginliğin kendisi olduğunda tüm soru işaretlerinden kurtuluyor ve damlada göle dönüyordun ve kendini buluyordun.

Göl olmanın tadını sonsuza kadar yaşamak mümkün mü diye sordum kendi kendime? Sanırım yüksek sesle düşünmüş olmalıyım ki yanımdaki su damlası

–  Hayır değil dedi… Çünkü bizler bir dönüşüm içindeyiz sürekli olarak, gideriz ve geliriz… Her zaman aynı yere düşmeyiz döndüğümüzde, bazen şehirlerin sokaklarına düşeriz arabaların lastiklerine bulaşır asfaltlarda savruluruz. Bazen bir insanın tenine düşer orada buharlaşırız. Bazen bir arabanın camına düşer silecek ile dağılırız sağa sola, bazen bir evin penceresine doluşur insanların bizleri seyretmesini seyrederiz. Kimi zaman şanslı isek bir ağacın, bir çiçeğine tenine dokunur onunla yeni bir doğum yaratırız. Onu yeşertir, çiçeklendirir hatta meyve vermesini sağlarız. Bazen bir göle direkt düşeriz… Her an her yerde olabiliyoruz. Damla deyip geçme, dev  fırınlarda demir eritirken de insan bir damlayı kullanıyor, bir uçak yaparken de o damladan faydalanıyor. Var olan her şeyin içindeyiz aslında ya da var olan her şeyde bizim içimizde, balıklar, kurbağalar, ormanlar, dağlar, insanlar hepsi…

–  Seçim yapma şansımız yok mu? Diye sordum

–  İlk başta yoktur gelirsin ve düştüğün yer her neresi ise oraya ait olursun sonra seçimlerin olur ve seçtiğin yolda ilerlersin dedi. O an aklıma geldi evet gelirken bende seçimler yapmıştım üstelik bir tanesinde yaprağa sonra bir dala tutunmuştum yani akışı değiştirmiştim kendim için ve şimdi burada bu göldeyim yine bir seçim yapmıştım burada olmak için.

–  İyi de seçim yapmadan düşüyorsak ve karanlık bir bacadan siyah bir toz tanesine düşüp orada yok oluyorsak bu adil olabilir mi dedim.

–  Adalet duygusu varoluşta yoktur her şey kendini gerçekleştirir ve olması gereken şeye hizmet eder. Bir düzen vardır ve o düzende gitmesi gereken yere gider her bir damla…

–  Bir saniye, iyi de o su damlasının suçu ne ki karanlık bir dünyaya düşerek yok oluyor bende bir yaprağa düşüp göle karışıyorum.

–  Bak evlat, büyük bir sistem var ve parçalar yerli yerine gidiyor. O damlanın o siyah toz tanesinin üzerine düşmesi, ne damlanın ne de toz tanesinin seçimiydi. Sadece o an ikisininde orada olması gerekiyordu ki sen bir yaprağa düştüğünde bunu fark edip o tozun olduğu dünyayı sorgulamak yerine temizlemeyi düşünüp bir daha ki gelen damlaya şu an yaşadığın güzelliği yaşat diye gerçekleşiyor her şey. İnsanoğlunu düşün, her yer kaos, her yer savaş alanı ve kendilerinden sonra gelen çocuklarına bıraktıkları şeyde bu oluyor. Onlar fark etseler yaşadıkları dünyanın karanlığına ışık olabileceklerini düzeltseler etrafındaki karanlıkları bir sonraki gelecek olan çocuk daha mutlu bir dünyada var olurdu. Böyle düşün insanlar tüm dünyayı temizleyip kendi varoluşlarını kabul etmedikleri müddetçe bu dünyaya gelip gidecekler, bir su damlası gibi üstelik.

–  Nasıl bir su damlası gibi diye sordum, merakım gittikçe artıyor bu bilge damlanın sözleri yine o derin düşüncelere sarıyordu beni.

–  Evlat bir döngü var su dünyasında damla olur gelirsin, nehirlere, derelere, ormanlara, denizlere, göllere karışırsın. Bir gün milyonlarca damla olduğunda buharlaşır yükselir bir buluta takılırsın ve bir başka toprak parçasına tekrar düşersin yağmur olarak ve yağmurda bir damla olduğunu fark ederek. İnsanlarda böyledir her biri bir damladır ve bütünde bir yağmur olarak dökülürler ki bunu aile olarak nitelendiriyorlar tekrar tekrar dünyaya gelerek döngülerini tamamlamaya çalışıyorlar. Aslına bakarsan onlarda birer su damlasından ibaretler ve bunu görmeleri halinde geri dönmelerine son verecekler.

–  Son bir soru daha sorabilir miyim? dedim.

–  Tabii ki buyur, dedi.

–  Bir su damlası olarak, bu kadar yoldan geçtim dünyadaki tüm farklılıkları gördüm, onlara dokundum hissettim, sorguladım ve yanlışlarını bile anladım. İnsan neden bunun farkında değil, neyi görmüyor ya da fark etmiyor.

–  Güzel soruydu dedi bilge su damlası. Bütün insanlar dünyaya bir su damlası saflığı ile gelirler. Az önce bahsettiğim aile kavramı var ya, hani yağmurun kendisi olan kesim işte o kavramın içinde iken yapmaları ve yapmamaları gereken her şeyi yaparak bu çocuk saflığını ortadan kaldırıyorlar ve onlara kendi değişken ve sürekli döngüde olan inançlarını yüklüyorlar. Çocuk bir müddet sonra çocuk olduğunu unutup kendisine ait olmayan bir yaşamı seçerek onun içinde yol alıyor. Kendisinde olmayan şeyleri kendi gerçekliğiymiş gibi kabul ediyor ve öyle büyüyor. Sen bir demir parçasının üzerine düştüğünde demir mi oluyorsun? Tabi ki hayır.. Ya da bir yaprağın üzerine düştüğünde yaprakta olmuyorsun fakat orada oluyorsun sadece. İşte insan burada kendisini kaybediyor her neyin içindeyse kendini o sanıyor. Bu yüzden milyonlarca hata ile tekrar tekrar gelip duruyor bu dünyaya.

–  Ne yapmaları lazım peki?

–  Cevabı çok kolay, ne olduklarını ve nerede olduklarını fark edip orayı güzelleştirmek ve bir sonraki gelene yaşamak için güzel bir dünya bırakmak. Bilgi ile yoğrulmuş sevgi aşılamak ve sevgi ile yoğrulmuş ilişkiler kurmak. İstemeyi ve vermeyi öğrenmek ve hayatı kendisine yapılmasını istemediği şeyleri başkasına yapmadan yaşamayı seçmek gibi basit yaşam modelleri ile

–  Neden yapmıyorlar bunlar bir su damlasının bile yapabileceği şeyler değil mi? Birkaç damla bir araya gelip bir çiçeği yeşertebiliyoruz, bir ağacı büyütebiliyoruz, hayvanların susuzluğunu giderip, onlara yaşam verebiliyoruz. Madem insanlarda bir su damlası onlar neden bunu yapmıyorlar ki ?

–  Evlat insanoğlu milyonlarca damlanın bir araya gelmiş şekli gibidir. Bir nehirdir yani ve nehirler doldukça taşar, taştıkça yıkarlar, ağaçları köklerinden söker, toprağı alıp götürürler. Fark etmeleri gereken şey aslında nehir değil damla olduklarıdır. Hepsi birer nehir gibi olunca dünya bu hale geliyor ve bu döngü her çocuk doğduğunda tekrar edip duruyor çünkü onların derin bir hafızası var ve orada tutuyorlar bilgiyi…

–  Bilgiyi tutmak mı?

–  Evet bilgiyi tutmak, biz su damlalarını küçümseme bizlerde bilgiyi depolarız fakat insan bir bütün olduğu için bu bilgi onda daha çok yer ediyor ve onu besliyor, hatırladığı şeyler ise negatif inançları oluyor bu yüzdende her gelişinde dünyaya bu negatifleri hatırlıyor işte onları temizleyip giderlerse bir daha geldiklerinde düşündükleri ve özledikleri  o barış dolu dünyada bizde onlarla birlikte var olacağız.

–  Teşekkür ederim. Bir soru daha sorabilir miyim ?

–  Sor, ama çok yoruldum biraz dinlenmem lazım, gölün dinginliğine ve güneşin sıcaklığını hissetmem gerekiyor biraz dedi.

–  Bu mümkün mü? Yani insanlar bir damla olduğunu fark edip gerçekten düzeltebilecek mi dünyayı?

–  Mümkün… Belki bugün değil fakat bu git geller onu çok yoracak ve artık yeter diyecek o zaman son verecek tüm bu döngüye ve son anda olması gereken şey olacak ve bu gölde dingin bir su damlası olarak yaşamaya başlayacak.

Teşekkür ederek yanından ayrıldım yaşlı bilgenin. Neden böyle düşünmemiştim ki seçimlerimiz  ve tercihlerimiz bildiklerimiz ve hatırladıklarımız ile mümkün olmakta. Bilmediğimiz ve hatırlamadığımız bir şeyi seçemeyiz. Böylece o toz tanesini suçlamaya gerek yok orada olduğu için sadece teşekkür etmek gerekiyor yolculukta bize eşlik ettiği için. Sanırım yolculukta gölü tercih ettiğim için kendime de teşekkür etmeliyim çünkü neden bu dünyada olduğumu bir kez daha anladım. Kendimi, düşüncelerimi, hiç susmayan zihnimi temizleyip hayatı güzelleştiren biri olarak tekrar gelmek için kendime izin veriyorum. Bu sefer özlediğim hayatın seçimlerini yaparak güneşe yükselmeyi seçiyorum ve damlalıktan feragat ediyorum. Dünyaya insan olarak gelip hayatı güzelleştirmek zamanı çünkü.

Bir su damlasının yolculuğunu dinlediniz, sizden parçalar ve düşünüzden alıntılar ile yolculuk şimdi başladı. Hatırlayın, geliş amacınız şu an yaşadığınız şey değil. Geliş amacınız, şu an yaşadığınız oyundan çıkıp hayatı güzelleştirip, çocuklarınıza mutlu bir dünya bırakıp, döngüyü kırmak ve tekrar tekrar gelmeleri durdurup artık gölde damla olarak yaşamayı seçmek… Ben bir su damlasıyım, gün gelecek pencerenizde bir gökkuşağı olacağım, gün gelecek odanızdaki çiçeklerin yapraklarına sıktığınız su olacağım. Her nerede olursanız olun sizinle olacağım.

 

Yolculuğunuzda başarılar dilerim…

Bu yazıyı paylaşmak ister misin?

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.