Ayrı Yönler

Çarşamba. Haftanın ortası, ortada işte; benim gibi, kıyıdan uzak. Sabah saatleri, daha afyonum patlamamış, ağzımda bir sigara, üzerimde boxer evin içerisinde çıplak ayak dolanıyorum. Mutfaktan yatak odasına oradan tekrar ‘u’ çekip mutfağa dönüyorum, odalara bir bir girip çıkıyorum. Ne aradığımı ben de bilmiyorum. Kendimi mi arıyorum? Aşk gibi, Umutla başlayıp yüksünme ile biten bir hafta daha eli boş gelip, bir şeyler kapıp gidiyor. Bir başıma evde dolanıyorum, yalnızım…

Uzun süredir böyle, kimseler yok. Ne zamandır âşık olmadım, en son geçen hafta Beşiktaş’tan Üsküdar’a geçerken motorda âşık olduğum kadını saymazsak. Göz göze geldik biran ve vuruldum ona. O da sevdi beni. Sevdi bence. Seviştik, seviştik deli gibi, karşıya geçene dek, gözlerimizle. Sonra motordan indik yanana yürüdük çiçekçilere kadar, orada ayrıldık o sağa gitti, ben sola… Sola gittim ben; nereye gidiyim? Bazen böyle evin sessizliğinde kaybolduğumda, televizyonu açıyorum evde ses olsun diye… Arada karşısındaki kanepede çöküp kalıyorum. İyi geldiği oluyor. Yeni bir sigara tutuşturup dudaklarımın arasına yakıyorum, gidip kumandayı alıyorum, başlıyorum zaplamaya. İlgimi çekmiyor hiçbir kanal mideme bir ağrı saplanıyor. Bazen böyle olur, hayat mideme vurur, annemi ilk emdiğim günden beri reflüm var.

Kanalları bitiriyorum başa dönüyorum sonra tek tek geçip bir daha bitiriyorum. Bu arada içimde tinerci çocuklar geziyor, çıplak ayaklarında kadın, birkaç adam cigara sarıyor. Kafaları geç de olsa gelmiş, tüm cümleleri neden ile başlıyor ve bitmiyor noktayla. Yerimden kalkıyorum, yatak odasına gidiyorum, komodinin çekmecelerini bir bir açıyorum, boxerlarının arasına bakıyorum, çorapları hepsini avuçlayıp yere atıyorum sonra bir bir alıp koyuyorum çekmeceye sonra kapıyorum. Oradan çıkıp mutfağa giriyorum, mutfak tezgâhına bakıyorum. Boş boş bakıyorum. Çıkıp salona kadar koşuyorum, bir sigara daha yakıyorum, çok su yutmuşum ben pulmoner alterim tuz tutmuş, kaslarımda küçük kız çocukları ip atlıyorlar ve feodal bir puşt olmalı bana bunu yapan, tüm yeraltı kaynaklarımı yağmalayan, evet o,o biliyorum. Sigaram bitiyor. Kırmızı ışık hemen yanıyor. ‘acil sigara acil sigara acil sigara’ hemen bir yenisini yakıyorum. Nerede bu kumanda. Yok, olmayacak böyle, o zaman beşe kadar sayıyorum, beşinci kanal ne olursa olsun orada duruyorum. Birinci kanal ‘Özcan Deniz’, kanal iki ‘reklamlar’, kanal üç ‘Avrupa’dan futbol’ dört ‘ siyaset kulisi’ diye bir şey veee beş ‘az gittik uz gittik’ yazıyor ekranın solunda. Bu ne? Burası son durak… Bu bir gezi programı. Bakıyorum ekrana, uzun uzun bakıyorum… Prag, Budapeşte, Viyana anlatıyor ‘haftaya’ diyor ‘Güney Amerika’ diyor.

Sigaram bitiyor, kumandayı bırakıp kanepenin üzerindeki pakete uzanırken, ‘şimdi de ‘ diyor ‘haftanın sorusu, sorumuzu bilen üç çifti Arjantin’e götürüyoruz’ çakmağı çakıyorum, birincide yanmıyor, bir daha çakıyorum. ‘Maradona, efsanevi ve tartışmalara sebep olan Tanrı’nın eli olarak bilinen golünü ne zaman, kime atmıştır’ çakmağı hemen atıp telefonu kapıyorum ve altyazıyla geçen numarayı aramaya hemen şimdi arıyorum. Çalıyor. Nefesimi tutuyorum ve açılıyor. Derin bir nefes çekiyorum içime. Bu tatili istiyorum. Ama duruyorum orada, ne cevap ne? Ne demeliyim ben şimdi… Ben futboldan hiç anlamam, ne sallasam, Almanya, Fransa, Nijerya mı yoksa… Ne ne… Ter içinde kalıyorum… Telefon elimden kayıyor. Eğilip yerden alıyorum kulağıma götürüyorum, düdük sesi. Kapıyorum telefonu. Önce sağa bakıyorum sonra sola ve sonra tekrar sağa. Kalkıp solumda kalan mutfağa gidiyorum, nereye gidiyim.

Ayrı Yönler

Tezgâhın önünde durup en sert bakışımı atıyorum ona. Telefon çalıyor. Duyuyorum ve duruyorum, kim arar ki beni, bi dakka bi dakika televizyondan arıyorlar beni, telefon kapandı diye… Duruyorum duruyorum tezgâhtan gözümü çekmeden, telefon gittikçe daha şiddetli çalıyor, koşmaya başlıyorum, kanepenin üzerinde telefon, susma geliyorum, koşuyorum hızlanıyorum birinci adım, ikinci adım, üçüncü adım uzun atlama uçuyorum kanepeye önce topuklarım konuyor sonra kıçım ve kayıyorum ayaklarım çarpıyor telefona ve yerden ses geliyor. Telefon yerde ve susmuş. Önce sağa bakıyorum sonra sola sonra tekrar sola hangi cehenneme gidiyim ben. Derken telefon bir daha çalıyor, hemen elimi atıp kapıyorum ‘alo’ diyorum, ‘ne ‘ diyor ‘ ne alo mu? Ne alosu bir de bana alo diyor!’ kadın. Sesi çok sert… ‘ neredesin sen neredesin, bana cevap ver, versene susma susma bana cevap ver, veremiyorsun değil mi? ama ben sana yardım edebilirim, o şıllığın yanındasın değil mi! Söyle söyle…

Susma, inkâr et ama susma. Merak ediyorum şimdi nasıl inkâr edeceksin, ne diyeceksin, sen nerden biliyorsun diyeceksin ama sen demeden daha ben yardım edeyim sana kuşlar söyledi kuşlar… ‘ Pazartesi onu çıkışta almaya gitmişsin, gitmekle kalsan yine iyi orada saatlerce beklemişsin, ben olsam iki dakika kapıda beklemez elini dayar bas bas korna çalar üç saat durmadan bağırırsın… ‘Arabasındaki dikiz aynasına, oto yıkamacının taktığı Türk bayraklı kokunun ipine geçirilmiş aynalı gözlüklerini saatlerce beklediği kadın işyerinin kapısında belirdiğinde büyük bir telaşla, büyük ama hiç de tatlı olmayan bir telaşla gözüne takıp Kibariye çalan radyoyu TRT3 le değiştiren bir adam geldi gözümün önüne… Susma dedi susma söyle neredeydin sabaha kadar aradım seni, iş görüşmesindeydim desene, sen iş adamısın değil mi, iş bağlarsın… Bizim için değil mi? Susma söyle ama ben istersen sana yardım edeyim. Sen hiç bir şeyi bağlayamazsın sen elini neye atsan düğüm edersin dedi, cep telefonuna karısının numarasını karıcım diye kaydedip karısını aldattığı kadınla her buluşmasından önce ‘bakan özel kalem’ diye değiştirip her buluşmadan sonra tekrar karıcım diye değiştiren bir adam geldi gözümün önüne. ‘Susma’ dedi susma söyle nerelere gittiniz, o şıllığı nerelere götürdün?’

Trafik ışıklarında durduğu vakit, cam silen çocukları gördüğünde arabasının kapılarını tek bir düğmeye basıp içeriden kilitleyip, cep telefonunu kulağına götürüp konuşuyormuş gibi yaparken, cam silen çocuklardan kaçırdığı gözünü yakaladıklarında yüzüne hemencecik yerleştiriverdiği portatif gülümsemesiyle bakan ve hayatında ilk defa gideceği bistroya kadını götürmeden bir saat önce tek başına gidip, girişini çıkışını ve tuvaletin yerini öğrenip, içtiği kahvenin parasının üç katı bahşiş bırakan bir adam geldi gözümün önüne. Kadın susma susma diye devam ediyor, hiç yavaşlamıyor daha artıyor öfkesi ve dahi es vermiyor. Bu kadar öfkeye, bu kadar sorguya benim de ihtiyacım var. Hem ben hep susuyorum, susasım kalmadı artık. Ben de istiyorum bundan ve seni ben üzmem, susmam… Ben, ben naaptım? Hayatım boyunca bekledim, birisi gelsin de bir şey sorsun, hiç olmazsa bir yer sorsun, saati sorsun da bir şey diyeyim. Yoksa ben diyemem, gidip de bir çift laf edemem. Ben ne yaptım? En son âşık olduğumda… En son geçen hafta Beşiktaş’tan Üsküdar’a geçerken motorda âşık olduğum kadında. Göz göze geldik biran ve vuruldum ona. O da sevdi beni. Sevdi bence. Seviştik, seviştik deli gibi, karşıya geçene dek, gözlerimizle. Sonra motordan indik yanana yürüdük çiçekçilere kadar, orada ayrıldık o sağa gitti, ben sola… Sola gittim ben; nereye gidiyim? Bir şey diyemeden, o dönse gelseydi, sağdan sola Osmanlıca gibi de olsa, sağdan sola evet. Ve bir şey deseydi bana… Deseydi deseydi keşke… Hem belki o da bu kadın gibi acı içerisindeydi belki motorda sevişirken biz bir züllümden bir gaddarlıktan kaçıp sığınmıştı bana. Kim bilir? Ben nerden bileyim… Belki de televizyonu birlikte izleyecek sorunun cevabını birlikte verecek ve tatile gidecektik. Bilmiyorum hiç bilmiyorum, çünkü sustum ve bekledim ve gelmedi…

Ayrı yönlere gittik. Çiçekçi kadınların makasına girdik. Telefonu kulağıma yapıştırmış dinliyorum ellerim ter içerisinde, kadın daha da öfkeleniyor, sen sen var ya Ahmet, Faşist, acımasız kocaman bir canavarsın… Söyle diyor Ahmet söyle susma… Bu arada, beni size bir şey sorsam, tanrının eli ne zaman neredeydi? Diyemiyorum. Ahmet diyor kadın Ahmet susma Allah belanı versin Ahmet susma… Ben diyorum sanırım yanlış numarayı aradınız ben Kemal… ‘Fark etmez’ diyor kadın fark etmez Allah hepinizin belasını versin. Telefonu yüzüme kapatıyor…
Evet, evet diyorum kendi kendime Allah belamı versin.

Bu yazıyı paylaşmak ister misin?

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.