Yan koltuk sesleri

Göl üstünde salınan yaprak gibiyim, dökülüşten dirilişe yıkanır ve hiçlikten varlığa doğru durgun akıntıda süzülür gibi. Ruhaniyetinden göl tenime sürüyor, dingin bir eda serpiştiriyor, kasvetimi yerle yeksan ediyor. Sonra bir bozgun oluyor, küçük taşlar düşüyor göle, daireler beni bölüp yaralıyor. Son daire değerken gölün kıyısına, ardında bir selamet bırakıyor. Sonra sesler çekiliyor, ay yükseliyor, yıldızlar arz ediyor, gün kuruyan bir hurma ve zaman renk soyup renk tazeliyor; yüzündeki allığı esmerliğinden silen bir kadın gibi. Sırtımdan çekiliyor karasular, boşalıyor yaslı koltuğa, ayaklarım atalet indinde, başımı okşuyor yol ve gözlerimi yola yumuyorum. Yol bir göl ve ben gölün içindekinin içindeyim. İçimde de içten benler var benimle seyahat eden. Göl ve içindeki koca yürüyen teneke demir ve bariyerlerle destekli, çizgilerle nizama sokulmuş, levhalarla cehaletleri temize çekilmiş. Fakat ben et ve kemik, kalp ve yara ile desteksiz bir yolcuyum. Bu asi bir şikâyet! Ki rabbime eşlik et dedim, o da; “Sana senden daha yakınım.” dedi. Rabbimle yol alıyorum. Sema üstümdeki elçi, elçinin var ışıklardan eteği. Sırtımdan koltuğa yedirdiğim iflah olmaz elemim üstümden çekiliyor, kapalı gözlerimin ardındaki bilincim içime düşüyor! Rabbim yanı başımda ama sema ile yeryüzünün arşında. Yol süratli bir tekerlek ile kibarca çiğneniyor. Çok tekerlekli lastik nallarla tek yöne koşuyoruz. Gece dolmuş koltuklar arasında. Kara bir su toplanıyor ayak tabanlarına. Koca iki göz ışığı ile karanlığı yarıyor, yarılan aydınlıktan şoförün mahmur gözleri kahve kokusu ile irkiliyor. Biz uyuyoruz. Yürüyen bir han altımız, mesafelerin yamasını silmeye çalışıyor hancımız. Rüyalardayız, zihnimiz en tatlı yalanları söylüyor, en zalim kâbusları çiviliyor bizlere. Küçük bir hırıltı, büyükçe bir horlama, meme ile susan çelimsiz bir bebek nazı. Yol duruyor yerli yerinde, han sürülüyor kilometreler ölçeğinde. Uyuyoruz.

Herkesin rüyası kendine mahrem, koltuk adedince harem. İhramı soyulu şoförün gözleri selamet yazgımız. Şoför yamağı sersem bir kedi gibi haremlerin tahtına dokunarak  şoför ile mahalli arasında gidip geliyor. Binerken sırt çantama dokunan çocuğun rüyası nasıldı acep? Rüyasında kolları uzuyor, bacakları yere basıyor, küçük avuçları birer avcı oluyor ve süt kalbine siyahlar mı damlıyordu? Belki de daha da küçülüyor, çığlıklarla uyanışın öncesindeki su ülkesine gerisin geriye mi gidiyordu? Rüyalar en güzel ve masrafsız seyahatler, toplanma telaşının ve konaklama zevkinin olmadığı uzunca bir yol. Her şey gözleri yumup kendimizden geçmeye bakıyor. Şuuraltı mezarlığındaki tüm ölüler sarmaşıklar gibi diriliyor. Bu, uykunun istirahat esnasındaki ikramıdır. Sarmaşıklar içinde zehirli olanları da korkulu bir ikram muhakkak. Çünkü mihri ve zekâtı olmayan beşeri bir saadet yoktur. Ve acaba; hangi harem bir hiçlik içindeydi siyahlar içinde yüzerek? Çünkü her zihin sahibine cömert değildir ve kabristan toprağından dirilen bir şey olmuyor her zihinde. Kör kuyulara ve boyalı iplerle dolu olan kuyulara, şoför, kamaştıran ışıklar döktü. Direksiyonu ile birlikte ağır ve koltuğunu dolduran gövdesini sağa yatırarak. Arkaya yaslı tahtlar, bedenler doğrulunca dikildiler ışıklarla. Uyku kokan her yere, açılan kapılardan uyanıklık süründü. Cümleten indik. Kara sulara batan ayaklar yere bastı, bazısı da karınca kolonisine basmıştı.

Sesler susar koltuk aralarında, ses sahipleri doğrulur, ayaklanır, kokular istimlak ederler burunlarına. Çay ve tütün kokuları sarar etrafı, camlar yıkanır, şoför koca gövdesini dayar masaya ve masa üzeri besinden renk şöleni. Geçer zaman, yola ayaklar sürünür dolarak koltuk aralarına. Işıklar dökük biz yolcuların omuzlarına ve o ara limon kokar avuçlarımız, bileklerimiz ve şakağımız ile gerdanlarımız. Omuzlarımızdaki ışıklar karanlığa bürünür, ay ziyası dolar biz yolcuların arasına; kâinat rengi dolarız, ay bize ışıklar içirir. Başlar devrilir omuzlara, omuz sahibi olmayanlar devirir başlarını camlara. Söz ince bir kuru dal ve kırılır sessizliğe. Susar ses ardında soluk alan sesli nefesler bırakarak. Küçük sabi mırıltısı yan koltuk sesi diye sürünür uykudakinin kulağına. Ay büyür, yol genişler, rüzgâr süpürür lacivert bulutları. Ben taht sahiplerinin uykularının nöbetini tutarım. Yan koltuk sayıklar, harfleri cümle etmeye çalışır zihnim, şoförün üstünde gözlerim. Ay büyüklüğünde yol genişliğinde uykunun kuyusuna düşer göz kapaklarım büyük bir atalet ile.

Tenimden soyundu ruhum. Ruhum istikametimizin seyrinden çok çok ileriye göç etti benden. Olay mahalline intikal etti. Ruhlara haber taşısın diye. Dağınık ruhlar bir haber ile cem olur, kim bilir hangi hâlde, hangi ahvâlde? Beyaz renkli tenekenin etrafında gelinlik etekleri yollara dağıldı, yol siyahlarını soyundu, yemyeşil bir halı kuşandı. Bariyerler ile çevrili yolumuz, envai renk çiçeklerle bezenmiş, çiçeklerin içinde kelebekler uçuşuyor. Yolun kenarında ışık giyimli parıldayan kalabalıklar var. Herkes dışarıdaki bu cennet düşü camlardan büyük bir saadet ile seyir etmekte, ben, büyümüş olan sabi ve birkaç kişi yüzlerimiz simsiyah olmuş, ayakuçlarımıza yüzlerimiz dökülmüş ve düşlerimize zebaniler dolmuş. Bizler, saadet içinde cennetin düşünü gözetenlerin ayak dibinde pişmanlık ile gözyaşı döküyor ve gözlerimizden yere dökülen her katre zebanilerin avucunda demirden leblebilere dönüşüp bizleri yakıyordu. Boyu bana erişen sabinin annesi oğluna bakıyor ve gözlerinin derinliğinde cehennem çukurlarında hüzünle boğuşuyordu.” Ah keşke benim annem olsa ve hüzünle şehadet etse bana.” diye iç çekiyorum. Koltuklar çukurdan bir mezarı andırıyor ve kahkaha ile çığlıklar birbirine kördüğüm gibi dolanıyordu. Ay kırıkları etrafta biz cürüm sahiplerinin arasına saçılmış, güneş gökten düşmüş aramızda bölüştüğümüz demirden leblebilere dönüşmüş. Cama dayalı onlarca suretin içinden, cennet gülüşmeler camlarda atlaslar resmediyordu.

Işık tarlasına dönüşmüş koltukların ve ışığın gözlerimi yakan keskin ışıltısıyla uyanıyor, demin düştüğüm rüya kuyusundan hayata ayaklanıyor, başımı geriye doğru koltuğa bastırıyorum. Aynadan yüzünün kırışıklıkları içinden okuduğum şoförün sureti acı ve klakson sesi de daha bir acı ile çığlık atıyordu. Yan koltuk seslerinin sahipleri küçük dillerini yutuyor, kimisi ciğerinden aldığı güç ile kulak zarı patlatan seslerine çığlık giydiriyor. Yolun üzerindeki karşılıklı iki ışık büyük bir şiddetle ser sere çarpıyor! Çarpışmada ilk birkaç koltuk sonrası ezilip, büyüyen gözleriyle şoför aynadan, ayna yerinden, taht ile sahipler, yol ile yolcular, başlar ve ayaklar yer değiştiriyor ve parçalanmış uzuvlar gecenin ve yolun kenarına dağılıyor.

Omuzlarım ile göğsüm arasında ılık bir his haricinde, hiçbir şey hissetmiyorum. Ay Işığı düşen yol üstü arazisinin üzerindeki insan tarlasını, sadece o ılık his ile şuursuzluk ile şuur arası bir nazar ile seyrediyorum. Bedenimin sağ yanı sağ gözüme kadar toprağa batık, tek gözümle ölüler ve kanlı inleme seslerini işitiyorum. Bilincim renkleri yitiriyor, her görüntü gri renginde karıncalanma ile puslu bir hiçliğin boyutuna giriyorum. Yan koltuk sesleri dağılmış kanlı çaputlar gibi yere sürünmüş, tahtlar parçalanmış, ölü ve yaralı istatistiğini tutan bir seyir kalabalığı cem olmuş. Sirenler, telsiz sesleri, sürat ile devrilen koca teneke mezarlığı.

Gözlerim sislendi, kirpiğime kan katresi tutundu, yeryüzü bir mezbaha gibi gözüme göründü. Şehadetimde ölüler taşınıyor, taht sahipleri kanlı bir devrim ile ruhlarını teslim ediyordu. Her devrimin kurbanları oluyordu ve yollarda devrilen her bir sürat teknesi yolu kırmızı bir atlasa, kanlı bir atlasa çeviriyordu.

Ruhum burnuma doğru çekilirken, topuklarıma şubat ayazı kondu. Kan içinde ölüyordum, ılık kan hissi şakağımda üşüyor ve üşütüyor, kanlı elbiseler giymiş iki kişi tarafından taşınıyordum. Ölümden hayata taşıma acelesi ve rahmeti ile iki kanlı elbiseli insanın elleri arasında gözlerim öteki âleme açılmak üzere kapandı. Kirpiklerim birbirine berzahtan vuslat ile karışınca, âlemin son cümlesi; “Parçalanarak öldüler, Allah rahmet etsin ruhlarına.’’ diye kulağıma okundu. Ruhum bedenimden soyundu, etim bir enkaz yığını gibi, kanlı elbiseler içindeydi. İnsanlar bana değerek telaşlarını siliyor, gözlerindeki korku ile karışık olan şaşkınlık içindeydi. Bir insanın en ağrılı zamanı bu olsa gerek. Cesetler içinde yürümek ve kan kokusu ile parçalanmış cesetlere şahit olmaktır. Cesedime eşlik etmek için sirenli araca bindim, arkamda dev bir kalabalık bırakarak. Ardımda dirilerden ve ölülerden bir kanlı tarla kaldı, bir demir yığını, bir çocuk ölüsü ve bir avuç demirden köz renkli leblebiler.

Yine yoldaydık ve açıkçası nereye götürüleceğim hakkında bir bilgim yoktu. Beyaz giyimli iki insana sordum zaten, binmeden sordum da, beni hiç işitmediler. Tenlerine elim değdi hissetmediler. İyi de ortada büyük bir sıkıntı vardı. Kıyamet gibi bir kopuş vardı. Bedenim kanlar içinde uzanmış yatarken, neden ruhum bedenimde değil? Ya bedenim neden ruhumu kustu ki! Ünlemden ve sorulardan kırıklaşan, mahzun olan anlara yol bitimi nihayet oldu. Aracın içindeki koltuk sesleri bir ölünün yanındaki fısıltı gibiydi. Fısıltı beni çokça tedirgin etmişti zaten, iyi ki de yol bitti. Sedyeye yatırıldım, kanlı bir parmak izi dokundu kâğıda ve kaydım böylelikle alınmış oldu. Ceplerimde olan her şeyi bir poşete doldurdular, poşeti ne kadar istesem de bunu anlatamadım. Konuşuyordum ama bu ses sadece varlığım içinde yankılanıyordu. Sesimi işiten yoktu. Sedyede üryan bir halde olan bedenime baktım, hicap ettim, canım sıkıldı. Sedye üzerine beyaz bir örtü serildi. Hicap ettiğimi biri hissetti, bu güzel bir işaret. Güzelliğe giden bir işaret. Sedyenin yolu tekin değildi, iki kat aşağıya, soğuk ve ıssız bir yere doğru gidiyordu. Yolun sonunda, evraklar imzalandı, iki kişi bedenimi bir sürgülü kutuya koydu ve sürgüyü alttaki tekerlek sayesinde karanlıklara itti. Bedenim karanlıkta, ruhum olan ben ayazında, diz çöktüm. Büyük bir saygı ile diz çöktüm.

Sesler doldu saatler sonra. Ayaklandım, iki adam karanlık bir kutudan bedenimi çıkardı. Soğuk ve soluktum, kanım donmuştu yaralarım üzerinde. Dolan seslerin arasına çığlıklar ve gözyaşları karıştı. Seslerin sahipleri ailemdi. Ben ölmüştüm, bedenim toprağa gömülünce de ruhum göğe çekilecek ve mahşerin bekleyişinde olacaktım. Ailem yerlere büyükçe damlalar döküyor, kokuma kokuları karışıyordu. Ölüm kokusunu bastıran tek koku gözyaşı kokusu mu bilinmez, fakat ölümün kokusunun yatıştırıcı bir etkisi var. Toprağa vermek için acele ediliyor olmasının başka bir açıklaması yok. Menekşe, sedef, gül ile fesleğen kokmuş olsa naaş, hiç uzatılarak toprağa gömülür mü insan?

Çok kötü kokuyor insan ölüsü ve bembeyaz kundak içinde bedenim, başımın üstünde bir karanfil düğümü. Sağ yanıma yatırıldım, sağ elime bir avuç toprak bıraktı babam. Sedef çiçeği döküldü mezara, sin sedef koktu. Bir sadâ çıktı merdivenle gök küreye, hoş mu bilmiyorum artık. Hoş mu değil mi kürek ile toprak atıcılar bilir. Herkes dağıldı sonra, kalabalık bir dağılış ile. Bir uğultu kaldı geriye, mübârek ve müşfik bir uğultu: Ruhuna el Fâtiha.

 

Orhan Kanza

Bu yazıyı paylaşmak ister misin?

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.